ÇİT KÖYÜ

Bağaştaş-Kemaliye kamyon yolu sizi Fırat'a ulaştırır. Yolculuğunuz yaz baharda ise Fırat kan rengindedir, aşı akar; ve ilk görüyorsanız tek adım atamazsınız, kan tutar. Kemaliye'nin doğu yönüne açılan yolu Ergü bağlarından başlar, bu yol sizi Aşutka nahiyesine götürür.

Erzincan'a bağlı Çit köyü, Kemaliye'den 7 saat uzakta Aşutka'dan bir cıgara içimi mesafededir. Ağcababa ve Sine Kayası adlı birbirine yaklaşmış iki tepe arasındaki çukurlukta, derin bir vâdi içine gömülüdür. Öyle ki: Aşutka düzünden, sırtlarını Munzur'a veren Kerteş hozan tarlalarına yönelirseniz, ayağınızın dibinde bir adım ötedeki köyü farkedemezsiniz bile...

Çit'i çevreleyen tepeler birbirine kavuşmuş, düğümlenmiş ve köyü saklamıştır. Kayagözü denilen yer, köyün kapısı gibidir; bu boğazdan köye bir merdivenden iner gibi inersiniz. Az sonra tepeler sizi de çevrelemiş, köy bir kuyu gibi derinleşmiştir. Artık gök başınızda mavi bir uçurum gibidir. Çit'in panaroması, çeşitli zerdali, dut, kavak, söğüt ağaçlarının dekoru arasında, toprak damlı, kerpiç duvarlı evleri ile bir ressamın fırçasından çıkan bir tabloyu andırır. Ve Engü çayı köyün önünden dalbudak sarmış kollarla busbulanık akar. Bu çay, harmanda, suları çekilerek kurbağa renginde yosunlardan gölcükler bırakır. Çit, beş on yıl önce yüz evi geçerdi, bugün seksene varabiliyor. Sefalet böyle tez yıllarda çok ocak söndürmüştür. Çit'in nüfusu 350 kişidir. Köy sulak bir vadide olduğundan, her çeşit sebze ve meyva bol bol yetişir.

Köylünün esas işi sebzeciliktir. Ekenekleri azdır. Tarlaları köye uzak bozkır yerdedir. Yağış ekser az olduğundan verim de az olur. Ekinler çıkmaz. Köylü dut balı, pekmez, sebze, meyva, odun satarak yıllık ekinlerini Arapkir, Aşutka, Kemaliye pazarlarından alır. Her köylünün bir bahçesi vardır. Bu bahçelerde her türlü meyva ağaçları, hele dut, kavak, erik, elma, armut, nar çokçadır. Köy önündeki bu bahçelere Köygün denir. Çit'in bostanları batıda Arapkir-Aşutka yolu üzerinde, köyden bir saat çekimdedir. Buralara fasulya, domates, patlıcan, biber, bamya ekilir. Patates, arpa ve gilgil dedikleri bir çeşit darı da ekilmektedir. Bu bostanlara sulu denir. Sulular Çit'in can damarıdır. Köyde en çeşitli ve fazla ağaç duttur. Dut ağaçları 7-8 kere ırgalanarak balı çıkarılır, pestil yapılır ve çokça kurutulur. Dereler denilen doğu yüzünde bağlar ve pirinç tarlaları vardır. Köylü pirinç yetiştiriyorsa da bu, bataklıklar sıtma kaynağı olduğundan son zamanlarda yasak edilmiştir. Köyün 3 sınıflı ilk okulunda kız erkek 72 talebe vardır. Muhtarı Mehmet Tatar dinç, çalışkan, teşebbüs sahibi, cana yakın, büyük ve küçüğün tam mânasiyle "Memmet Emmi"sidir. Çit'in içme suyunda talihi vardır. Kayagözü'nden dökülen bacak kalınlığındaki su ile köy başındaki çeşmenin suyu mütehassıslarca beğenilmiştir. Çit'in harmanları köyün hemen içindedir. Köyde bir harman makinesi, iki de su değirmeni vardır. Evler iki üç katlı, toprak damlı, kerpiç ve taştandır. Kadınlar ev içlerini "Kepirlik"ten getirdikleri beyaz toprakla sıvarlar. Odalar kar gibi ak pak oldu mu yaşlı kadınlar gelinlere "Bak hey, kız çiçek gibi oldu, geline duvak, eve suvak" diye kurumlanıverirler. Köylünün genel olarak tek tip bir kıyafeti yoktur; erkekler, ekser, şalvar üstüne mintan giyip bellerine kuşak sararlar, kadınlar eskiden üç peşli entari ve uzun don giyerler, beyaz baş örtü örtünürlerdi. Bugün fistan giyinip yine beyaz başörtü kullanıyorlar. Köy gündüzleri ölü gibidir. Sakat ve ihtiyarlardan başka ortada kimse görülmez; herkes tarlada, bahçededir. Akşam oldu mu kalabalık sökün eder; ortalık seslerle dolar.

Ekser akşamlar, gürültülü geçer; hayvanların bahçe ve tarlalara yaptığı zarar yüzünden çekişmeler, kavgalar olur; şamatacı, yaramaz çocuklar da bir araya gelir "Deli Mıstık"ı kızdırırlar. Fakat bu hep böyle sürmez; mehtap altında damlarda, dut bahçelerinde sohbetler başlar, türküler söylenir; çoban Sefer'in kaval ezgileri dinlenir.

Erkekler akşamdan geceyarılarına kadar Hendek Ağzı'nda bellerini dut ağaçlarına vererek dereden tepeden konuşurlar. İhtiyarlar "Ne günler gördük, hey oğul!" diye gençlere ahlâk öğütleri verir, toprak bilgisi üzerine tecrübelerini sayarlar. Çekirgeden, kuraklıktan, zerzevat kesen böceklerden şikâyet ederler. En çok ekinsizlikten dem vurarak: "Halimiz nicedir, uşaklar" diyerek evlere dağılırlar. Delikanlılar çok türkü söylemez ama, efkârlandılar mı:

Çekirgenin kanatları sızılar,
En küçüğü Göl Dağı'nı arzular

veya:

Lolo sana kuban olsun, lolo
diye tutturuverirler.

Yusuf dayı iyi "Eğin ağzı" söyler. "Bir yol çığır" dediler mi: "Tez gel ağam, tez gel..." diye başlar.

Çitlilerin yaz sonlarına doğru en mühim işleri, 6 saat uzakta Sarı Çiçek yaylâsına giderek Kes kırımı yapmaktır. Kes; dikenli otların, kenger dediğimiz dikenlerin, Yaba ve Dehre denilen orağımsı bıçakla toplanmasıdır. Kes, yapraklarla karlıp kışın hayvanlara verilir. Kes kırımı günlerce sürer; taşıma işi eşeklerle, katırla olur. Çitli araba bilmez; geleneklerinde yoktur. Çünkü arazi elverişsizdir. Güze doğru köylüler "kışla" dedikleri koruluklardan odun keserek Arapkir'e yollanırlar, odunları satarak gaz, tuz, "iki erşün bez", iplik, tütün, paça, -bazan da odunları fazla para etti mi- "Uşaklara şehir ekmeği" alarak dönerler.

Güz köyün ızdırap ayıdır. Sıtmanın kasıp kavurmadığı ev, insan yoktur. Bu aylarda bütün halk güneşin önünde, damlarda, tarlalarda ateşler içinde yanarlar. Sarmısak yutar, "Isıtma paharı"nda yunar; ama derdi üstünden atamaz. Kışlar pek erken bastırır; zalim olur. Hele Munzur'lar er karladı mı Çitli, köyünden çıkamaz, "kuş kuşa süt vermez" olur, kar kümbetleri dağlaşır, ev boylarını aşar. Köylüler, ellerinde küreklerle, damlarda kar küreyerek, "loğ"(1) çekerek sıkıntı içinde baharı beklerler.

---------
(1) Loğ: damları düzeltmek için kullanılan yuvarlak taş. Başka yerlerde "yuvak" denir.
Kaynak: Ülkü dergisi, sayı: 36, 16 Şubat 1943, sf. 15 (Köyden Köye).