Enver Gökçe Üzerine Gecikmiş Notlar

Efe Duyan

1938’de Nâzım’ın hapse girmesiyle başlayan süreç, Türkiye edebiyatının bir yandan köy güzellemesine, bir yandan Garip şiirinin zararsız orta sınıf duyarlılığına evrildiği yıllardır. Diğer yandan da yükselen milliyetçiliğe paralel olarak arka arkaya keşfedilen milli ve tarihi değerlerin gölgesinde hem fiziksel hem de ideolojik bir kampanyanın sürüyordu. Gerçi, Stalingrad savunmasının ardından, İkinci Dünya Savaşı’nın yönü değişmiş ve Sovyetler’in meşruiyeti sol kadroların motivasyonunu belirgin ölçüde arttırmıştı. Yine de Türkiye solunun, hem kemalist iktidarın ‘30’ların başından beri belirginleşmeye başlamış gerici kimliği ile hesaplaşacak, hem de onun ilerici görüntülerini anlamlandırarak doğru siyasal müdahaleleri yapacak bir örgütsel veya kuramsal hazırlığı bulunmuyordu. Kemalist iktidarın sağ yöneliminin modernleşme idealleri ve reel sosyalizmle mesafesinin açılması, sol açısından kemalizmden bir kopuş için gerekli dönemsel zemini teşkil etmişti. Sovyetler’in askeri zaferinden alınan feyiz ile ‘40 Kuşağı edebiyatçıları içinde bir kırılma yaşanması ve sosyalizan bir kanadın ortaya çıkması doğaldı. Enver Gökçe, Türkiye solunun önemli atılımlarından biri olan 1943-1946 sürecinde edebiyata girdi ve en verimli dönemini yaşadı. Ve kuşağının sol kanadının önemli figürlerinden biri olarak anılmalı.

DOĞAÇLAMA VE RİTM
Gökçe, Halk şiirini de Divan şiirini de çok iyi bilmektedir ve bu bilgiyi dize işçiliğinde kullandığı görülür. Bu iki şiir geleneği arasında, Halk edebiyatına daha yakın durur. ’40 Kuşağı’nın (sol kanadının) üniversite mezunu tek temsilcisi olmanın yanı sıra, bitirme tezi olarak Eğin Türküleri’ni derlemiştir. Dahası, Gökçe açıkça bir halk ozanı edasıyla yazar. Yazdıklarının geniş bir kitle tarafından okunmasını arzular, bunu şiiri için bir veri olarak görür. En önemli katkısı, toplumcu edebiyatın iki geleneksel riski arasında, yani topluma hitap edebilecek samimi dilin kurmanın güçlüğü ile popülizme kayarak kendi ideolojik konumunu yitirme tehlikesi arasında, bir sentezin peşinde koşmak, koşarken yeni olanaklar aramak olmuştur.
Enver Gökçe yaşamı boyunca, mücadeleci kimliği ile anılmayı gerektirecek bir ideolojik tavrı sürdürür. 1951 Tevkifatına kadar zaten fiili olarak sol siyasi mücadelenin içinde yer almıştır. Bu kimliği, şiirinin de temel eksinini oluşturacaktır. Bununla birlikte şiirin kuramsal ve dilsel olanaklarını -yer yer de olsa- zorlayan yöneleri genellikle ihmal edilir. Halk şiirinden yararlandığı hemen her yazıda not düşülse de, bu “yararlanma”, genelde şiirindeki belirgin halk şiiri öğeleriyle açıklanır. Yararlanmanın ötesinde, kendini bir halk ozanı olarak konumlandırdığı kimi değini yazılarında belirtilmiş olmakla birlikte; bunun bir kimlik tercihi olmanın dışında biçimsel koşulları yeterince açıklanmamıştır.
Gökçe şiirinde, “doğaçlama”nın özel bir rolü olduğu söylenmelidir. Üzerinde hiç durulmamış bir özelliktir bu Enver Gökçe şiiri için. Enver Gökçe’nin Halk şiiriyle olan bağlantı noktaları içinde en özgün ve günümüz için bile değerli katkısı, şiirinin yazılışındaki “doğaçlama” duygusudur.
Doğaçlama, sadece saz şairinin değil, hatta sadece müziğin değil, şiirin de bir öğesidir. En azından Gökçe şiirini anlamlandırmak için önemli bir eleştiri aracı olarak görülebilir: Şair, düşünerek veya kurgulayarak değil, daha çok duyarak, sesi takip ederek yazar kimi zaman. Ya da şiir, okunduğunda böyle ortaya çıkmış izlenimi doğurur. Dizeler veya şiirsel yükün taşıyıcısı öğeler arasındaki temel bağlantı, ses üzerine kurulmuşsa, bu izlenimin ortaya çıkması doğaldır. Ancak burada bir yazım yöntemi olarak “doğaçlama”dan çok, doğaçlanmış (ya da doğaçlandığı varsayılan) ürünün yapısına değinmek anlamlıdır. Zira Enver Gökçe’nin şiirlerini nasıl yazdığına dair elimizde yeterli bilgi bulunmuyor.
Doğaçlamanın kendini ritim duygusunun ön planda olduğu şiirlerde daha fazla hissettirmesi normal olsa gerek. Gökçe’nin klasik anlamda bir saz şairinin doğaçlama yöntemlerini kullanmadığı da bellidir. Şiirlerinde “ses”in ön planda olması halk şiiri geleneğinin bir uzantısıdır. Şiirin kalabalık önünde sesli okunmasını ve kolay akılda kalmasını sağlayacaktır. Nâzım’ın ilk dönem şiirlerinde de (farklı yöntemlerle de olsa) bu arayışın ön planda olduğu görülebilir. Bu anlamda, Enver Gökçe’nin şiirinde görülen Halk şiiri kalıplarının, dönemin “köylücülük” rüzgârları ile bağlantılı olduğunu söylemek gerekiyor. Halk edebiyatı kalıpların, içine doğdukları koşulların ortadan kalkması ile güncel değerlerini yitirdikleri açıktır. Son tahlilde, Enver Gökçe şiirindeki halk şiiri kalıplarının, Enver Gökçe’yi önemlileştirmediği, tam tersine şiirinin özgünlüğünü budadığı söylenebilir. Bu bağlantı başka bir yerde ve daha dolaylı olarak aranmalıdır.
Ancak, halk şiirine yakınlaştıran iki öğeden yola çıkarak, Enver Gökçe’yi biçemsel arayışılara itmiştir, onun halk edebiyatından “yararlanırken” ortaya koyduğu özgünlük ancak buradan türetilebilir.
Birincisi, Halk ozanları geleneğinin bir parçası olmayı seçerek, doğrudan emekçi sınıflara hitaben yazma tercihidir.
İkincisi ise, şiirlerindeki “doğaçlama izlenimidir”. Bu arayışın, kendini bulduğu şiirler, Enver Gökçe’nin bugün için de geçerliliği olan şiirleridir.

KİRTİM KİRT
“Yusuf ile Balaban” destanı, bilindiği üzere 1950’lerde, Gökçe hapisteyken yazılır. Enver Gökçe’nin belirttiği kadarıyla, otuz şiirlik bu destan “bir aydan kısa bir sürede” bitmiştir. Elimizdeki şiirlere ve kendi ifadesine bakacak olursak, Gökçe, ‘51’den sonraki yıllar içinde, hapiste ve neredeyse yalnızca bu bir ay içinde yoğun biçimde şiir yazmıştır, yazabilmiştir. Otuz bölümlük ve sadece bir kaç bölümünün bugüne kalmış olan şiirin, oylumu itibariyle, Enver Gökçe’nin yaşamı boyunca yazdığı tüm eserlere denk gelmesi ilginçtir. “Panzerler Üzerimize Kalkar” ve yarım kalmış şiirler dışında, Enver Gökçe’nin yirmi iki tane tamamlanmış şiiri vardır bugün elimizde.
Her gün bir şiir yazmak, hapiste birikmiş kimi duygu ve düşüncelerle ve uygun çalışma ortamının bulunduğu bir aralıkta mümkün olabilir. Olabilir ama şiirleri kurgulamak, her biri üzerine ince ince çalışmış olmak mümkün değildir. Mümkün olan, Gökçe’nin doğaçlama izlenimi veren şiirlerini, kendine has bir yöntemle hızla yazabilmesidir ve bu durumda bu yöntemin ortaya konması önemlidir. Bir diğer pek de hafife alınmayacak seçenek, “bir ay” ifadesinin bir abartma olarak düşünülmesi ve bu ay içinde şiirlerin en azından ilk hallerinin yazılmış olduğunu kabul etmek olabilir. Ancak her halükarda, “Yusuf ile Balaban Destanı”na bakıldığında şiirlerin büyük oranda ritim duygusunun izinde ve doğaçlanarak yazılmış hissiyatını uyandırdığı açıktır.
“Yusuf ile Balaban”, bu anlamda modern bir halk şiiri ürünüdür denebilir.
Ses özelliklerinin ön planda olduğu Enver Gökçe şiirinde, Yusuf ile Balaban Destanı’nın son parçası Kirtim Kirt’in özel bir yeri vardır. “Kirtim Kirt”, dokuma tezgâhının çıkardığı sestir. Bu özel yerin ilk nedeni, Nâzım Hikmet’in işçi sınıfı edebiyatının temellerini atmaya çalışırken, bütünüyle doğru bir sezgiyle sanayileşmenin ve modern kentli hayatın da övgüsünü yapmış ve aynı zamanda bu dönemini simgesel olarak da ifade eden “Makinalaşmak İstiyorum” şiirini yazmış olmasında yatar. “[T]rrrrum,/trrrrum /trrrrum/trak tiki tak!/ Makinalaşmak/istiyorum!” dizelerindeki ses akışı ile şiirinin atmosferini benzeri görülmemiş biçimde kuran Nâzım, hem emekçi sınıfların şiire dâhil edilmesi bakımından öncü olmuş, hem de proleter şiirin özgül duyarlılığını yakalamaya çalışmıştır. Kuşağının solcu eğilimlerinin, kendini kemalist söylemden ayrıştırmış sosyalist bir ideolojik çizgiye denk düşmediği bir kültürel ortamda, Gökçe başta Kirtim Kirt şiiri ile işçi sınıfı anlatısında ısrar etmiştir. Bu ısrarı, açıkça paha biçilmezdir.
“Kirtim Kirt”, tamamen sese ve bitmeyecekmiş izlenimi veren bir akışa dayalıdır. Tekstil atölyesinin çalışma rutinini andıran bu akış, çalışma koşullarına vurgu yapmaktan ziyade yeni sanayileşen bir ülkede sanayileşmenin ve proleteryanın ortaya çıkışını selamlamaktadır.
Kısa dizelerin arka arkaya gelişi ile belli bir hızda ilerleyen şiir, tekrarlar ve uyak düzeni ile bu hızı yer yer arttırır, yer yer düşürür. Ama akışın kendisi bütünüyle kesilmez ve şiir “Kirtim kirt” sesinin tekstil atölyesini dolduran yankısıyla biter. Bu açıdan, adeta bitmez ve bir süreklilik çağrışımı ile sona erer. Meşhur alıntıda belirtildiği üzere, bir nehre iki kere girilmemektedir. Hayatın ve maddenin sürekli bir değişim ve hareket halinde olduğuna dair genel materyalist kabulün şiirselleştiği görülür “Kirtim Kirt”te.
Birincisi, bu felsefi yaklaşım, emekçi sınıf özelinde somutlanmış; ikincisi özgün söyleyiş olanakları oluşturulmuştur.
Döğüşe çekişe madde
Vuruşa vuruşa madde
Ve zaman değişe değişe
Yosun titreşe, yeşilleşe
Işık dura değişe
Öyle bir vakte erdi ki devran
Ha dedi kırdı zincirini
İçerdeki adam
“Döğüşe çekişe” derken Gökçe’nin kullandığı fiil kipi ve bu kipin şiir boyunca zenginleşerek ve tutarlı biçimde kullanımı, şiirde ritmin oturduğu temel eksendir. İstek kipinin, bir haber kipi anlamında kullanılmasıyla oluşan bu özgün kalıbın defalarca kullanıldığını, hatta büyük oranda sadece bu kalıbın kullanıldığı görülür. Halk şiiri geleneğinde de yeri olan bu kullanım, “Kirtim Kirt” şiirinde yeniden kurulmuş ve her defasında hem bir dileği imleyerek geleceğe yönlenmiş hem de aslında maddenin ve hayatın hareketini tasvir ederek şimdiki zamanı betimlemiş olmaktadır. Böylelikle klasik dil bilgisi kurallarını kırarak hayatın çelişkisine, şiirin tümüne sinmiş bir göndermede bulunmaktadır. Bu tarz kapsamlı ve biçimsel açıdan zengin bir gönderme ‘50’lerin başı için dikkat çekicidir.
Buna ek olarak, her fiil ikilemeler içinde kullanılmıştır. Aynı fiilin yer yer benzeşen ama aslında bir aşama ötesini ifade eden bir diğer fiil ile birlikte kullanımı yoluyla, maddenin hareketi vurgulanmış ve sözü edilen nesnenin çelişkileri ile değişkenliğini ifade etmiş olmaktadır.
İstek kipi ile haber kipinin birleştirilerek aynı fiile yüklenmesi ve her fiilin ikili modüller içinde kullanılması, ikiz sistemler halinde, maddenin devinimini duyumsatır.
Bu özgül iki sistematik, bir leitmotif olarak düşünülmeli ve tek şiire özgün bir kalıp olarak değerlendirilmelidir. Gökçe’nin şiiri doğaçlama olgusuna bu noktada yaklaşır. Halk şiiri içinde kalıplar, şiirden şiire bütünüyle değişmez. Oysa, Gökçe’nin bu şiirinde, tanımlanan özgül kalıp, şiir içinde tekrarlanmış, ama her dizede içi farklı doldurulmuştur. Bu da doğaçlama izleniminin doğduğu noktadır. Rastlantısalmış gibi görünen doludizgin akış, bir doğaçlama etkisi verse de, Gökçe’nin şiiri yine de rasyonel bir kurgudan sapmamaktadır. Tekrar etmek gerekirse, bu kalıbın özgüllüğü, yani yalnızca “Kirtim Kirt” şiiri için geçerli olması, Gökçe’yi Halk şiiri geleneğinden ayırır.
Böylelikle, serbest nazım içinde, her şiirin içeriğine göre başkalaşması ve yeniden icat edilmesi gereken bir kanonlaştırmanın mümkün olduğu gösterilmiş olur. Başka bir deyişle, tek şiirlik bu kalıbın, şiir tarihindeki değeri, onun titizlikle arandıktan sonra ortaya konmuş bir leitmotif olmasından değil, şiirin akışı içinde düzensiz biçimde başkalaşan ama bu dönüşümün belli bir tutarlılık ve çağrışım alanı içinde gerçekleştiği bir kanon modeli olmasından ileri gelir. Ancak, böyle bir deneyselliğin, tarih içerisinde Enver Gökçe tarafından bile fazla ileri götürülmüş olduğunu söylemek zordur.
Bir yandan demirciler
Demir döğe denge denk
Bir yandan boyacılar
Boya vurur renge renk
Bir yanda
Kurtuluş savaşçıları
Bir yanda esaret
Bir yanda termonükleer çağ
Bir yanda balistik şirret
(…)
Kirtim kirt
Kirtim de kirt
Kirtim de kirtim
Kirtim kirt
Özgül kip kullanımının aynı zamanda ikişerli gruplar halinde şiirde bulunması olarak işleyen ikiz sistematik, ilerleyen dizelerde daha da gelişir ve “Bir yandan demirciler/Demir döğe denge denk” ve “Boya vurur renge renk” dizeleri ile üretim süreci ile doğa arasında başka bir koşutluğa da değinilmiş olunur. Dizelerin iç akışkanlıkları, “demir döğe denge denk” dizesinde üst düzeydedir. “Döğe” ve “denge” sözcüklerinin kurdukları iç uyak ilişkisi dizeyi simetrik hale getirerek bu dizede iyice zenginleşmiş çelişkileri görselleştirmekle kalmaz, süreksiz bir yumuşak ünsüz olan “d” harfi ile ince bir geniş olan ünlü “e” harfinin art arda ve yoğun kullanımı sayesinde; hem hafif ve tempolu bir söyleyiş sağlamış, hem de “d”nin süreksizliği ile “e”nin genişliğinin arasındaki gerilim dizeyi tekdüzelikten kurtarmıştır.
Özetlersek, şiirin ses şeması, ilerledikçe başkalaşan ve başkalaşarak tekrarlanan özgül kalıplara yaslanır ve ses olanaklarıyla yaratılan gerilimlerden beslenir. Böylelikle “Evvel madde/Ahir fikir”, “Geber başımdaki bit” gibi tek başlarına imgesel değeri olmayan dizeler, bütün içinde eriyerek, ses sistematiğinin gerilimlerini hayatın ve üretim sürecinin çelişkili akışı ile bağlantılandırır. Bu sistematiğin bir tür doğaçlama üzerine kurulu olması, Gökçe’nin biçimsel katkılarından olsa gerektir.

GELMEYEN BAHAR
Görüldüğü üzere, az sayıda örnek için geçerli bile olsa, Enver Gökçe şiirinin ses özellikleri, bir yanıyla doğrudan doğruya Halk edebiyatına yaslanırken, bir yanı ritim duygusunun yüklendiği özgörev sayesinde modern kurguya ilişkin özgün çıkışlar ortaya koyabilmiştir.
İkinci bir örnek, şiirin hitap nesnesinin şiir içinde başkalaşmasıyla, ritmin düzenlendiği “Gelmeyen Bahar”dır. Gökçe’nin ilk şiirlerinden olan “Gelmeyen Bahar”, 1943 tarihlidir. Genç şairin, henüz halk şiirinden kalıp devşirip Divan şiirinin titiz yapısını anımsayarak bir kavga şiiri oluşturma yolunda ilk adımlarını attığı dönemde yazılmış, 1943 yılının politik dozu yüksek atmosferinin etkisinde ama hümanist bir duyarlılıkla kaleme alınmıştır:
Gel kardeşim gel beri
Hey kurt hey kuş hey börtü böcek
Ah gidenler gelir mi geri
Açar mı bugün dört bahardır kanayan çiçek
Demek
Daha bizim yaşımızda
İnsanlar ölecek.
“Gel kardeşim, gel beri” diyerek; okuyucuya seslenerek başlar metin. “Hey kurt hey kuş hey börtü böcek” dizesi ile sesleniş sürse de, seslenişin muhatabı değişmiştir; okuyana değil, doğaya ve dünyaya seslenir. Seslendiği alan genişlemiş gözükse de; bir yalnızlaşma ve seslenişten ziyade bir haykırış hissedilmeye başlar. Sonraki dize bu gidişatı sürdürür ve “Ah gidenler gelir mi geri” dizesi, artık neredeyse kendine sorulmuş bir sorudur.
İlk dizedeki “Gel” çağrısı ve ikinci dizdeki “Hey” ünlemine göre, “Ah” ünlemi ile ilk iki dizedeki yüksek ses tonunun da düştüğünü gösterir. Coşku, yerini ağıda bırakıvermiştir.
İnsanlara yapılan bir çağrı, ağıdı andıran bir soruya dönüşmüş, hitap alanı her dizede azar azar daralmıştır. Bu dizelerde, bir düşüş duygusu oluşmaktadır.
İlk dizede “Gel” sözcüğü ile yapılan ikili tekrar ve sonraki dizede “Hey” sözcüğü ile oluşturulan kısmi üçlü tekrar, bu kez bir çıkışı imlemektedir. Tam da bu çıkış beklentisi “Ah” ünleminin etki dozunu arttırır. Dizenin kısalığına ve tondaki belirgin değişime (ya da yukarıda değinilen düşüş duygusuna rağmen), üçüncü dizenin ardından gerilim yine de artmış, sonraki dizeye yönelik beklenti yükselmiştir. Burada şiirin kapanmaması ve sonraki dizeye yönelik beklentinin artmasının bir diğer nedeni, ilk dizeyle kurulan uyaksa da; dizenin “i”, “e” gibi ince ünlülerin ve “g” gibi süreksiz bir yumuşak ünsüzün ağırlıkta olması, dizeyi de hafifletmiş, sonraki dizeye zemin hazırlamış olmasıdır.
“Hitap nesnesinin daralması” ve bir “yalnızlaşmanın hissedilmeye” başlanmasına rağmen, ritim hareketinin tam tersine üçüncü dizenin sonunda üst düzeye varan gerilim, dördüncü dizenin dramatik etkisini kuşkusuz artıracaktır.
Sonraki “Açar mı bugün dört bahardır kanayan çiçek” dizesi ise dizeye belirli aralıklarla yerleştirilmiş süreksiz sert ünsüzlerin bulunduğu bir dizedir. Böylelikle ilk iki dizenin önce ikili, sonra üçlü bölmelendirilmiş yapısı dörtlü bir bölümlenmeye çıkar. Sert süreksiz ünsüzler bir metronom etkisi yaparak şiirin sessel olarak yelpaze gibi açılmasına da neden olur dördüncü dizede. Burada İkinci Dünya Savaşı’nın dördüncü yılını imlemesi muhtemel dört mevsim tamlaması, şiirin ses düzenine de bir katkıda bulunmuş olmaktadır.
Tam bu noktada, ilk dizeden itibaren dizelerin bölümlenme uzunluğu itibariyle açıldığı, hitap nesnesinin ise yavaş yavaş daraldığı gözlemlenebilir. İnsanlara yönelik dostane bir çağrıdan, doğaya bir seslenişe geçer. Bir yandan daha bu dizede bile insanın yitişi hissedilirken, diğer yandan coşku bir ağıda dönüşür. Dördüncü dizede ise sert ünsüzlerin etkisiyle belli bir duygulanım dozunun üzerine çıkılsa da artık hitap edilen kimse kalmamıştır. Son üç dize ise artık açıkça bir monologdur. Bu durum, dördüncü dizede ifade edilen trajediyi belirginleştirmeye yaramaktadır.
Devamında ise dizelerin ritim aralıklarında görülen genişleme son bulur. “Demek” sözcüğü ile çok kısa, yarım bırakılmışlık hissi uyandıran, yine süreksiz bir sert ünsüzle biterek kendini kesiveren bir dize kurulmuştur. Dize dize değişen hitap nesnesi, gittikçe daralmış, bir iç konuşmaya dayanmıştır. Coşku yerini hüzne bırakmıştır. Şiirin son iki dizesi ise anlamsal yükün ağırlıkta olduğu dizeler olarak karşımıza çıkar. Son dize yine “k” harfiyle biter, daralmış ve ses tonu düşmüş şiirin keskin anlamsal finalini perçinler. “Bizim” sözcüğü ise iç monoloğa dayandığı noktada durması beklenen “hitap nesnesi değişimi”nin sürdüğünü gösterir. Hitap nesnesi yitmiş, yalnızlaşma son noktasına gelmiş gibi görünürken; bu sözcükle, yalnızlığın da tek tek herkes tarafından yaşandığı duyumsatılır. Git gide daralmış ve noktasallaşmış hitap nesnesinin aslında çok sayıda farklı monologlardan oluştuğu görüntüsü canlanır. Aynı şekilde, şiirin seslendiği insanın dışında, onlarla aynı yaşta ve ölümle burun buruna başka insanların varlığına vurgu yapılır.
Sonuç itibariyle, her dize seslendiği nesneyi farklı tanımlamış ve her dize, sürekli belli bir yere doğru ilerleyen sessel özelliklerle kurulmuştur. Hitap nesnesi ile temponun dizeden dizeye ve farklı yönlerde değişimi bir ikili ritim düzeneği oluşturur. Bu ikili hareket, çok sesli bir ritim yaratmıştır denebilir.Özetle, birincisi ilk dört dizede yükselerek, ikincisi ise alçalarak, son üç dizenin çelişkili duygusal gerilimini hazırlar.
Enver Gökçe’nin ilk şiirlerinden olan bu metin, daha sonraki şiirlerinde yer yer doğaçlamanın ve halk şiiri kalıplarının doldurduğu ritim düzenine tek başına kaynaklık edememiştir. Gökçe’nin her şiirinde böyle çok-sesli ve anlamıyla bütünleşen bir ritim bulmak mümkün olmasa da, yeni yeni kurulmakta olan toplumcu şiirin ve serbest nazımın özgün ve erken örneklerinden biridir. Dahası, Gökçe’nin yenilikçi tutumunu göstermesi bakımından da önemlidir.

ŞİİRİN HİTAP NESNESİ

VATANDAŞ
Ant Dergisi’nde 1945 yılında yayımlanan, “Vatandaş” şiiri, ‘40’ların siyasal baskı ortamında, işçi sınıfı yerine seçilmiş bir sözcük olarak görünür. Diğer yandan, Enver Gökçe’nin (ve dönemin kültür sanat ortamının) köylülüğe hitap eden, köylüyü referans alan genel yaklaşım çerçevesi içinde, modern bireyi gündemine alması açısından dikkat çekicidir. Şiir, baştan sona, akıcı ve lirik bir dile sahiptir. Araya sık sık giren hitap’lar (“inan kardeşim inan”, “görmüyor musun, görmüyor musun?”, “sizlerden söz açıyorum”, “hey dağlara taşlara kâreden türküm”, “ister öv, ister yer, ister sev beni”, “sen yirminci yüzyıl insanı”) şiirde bir konuşma anının canlılığını oluşturur. Şiirin gündemine aldığı konular, okurun yabancı olduğu bir ortama ait değildir, doğrudan okurun kendisine seslenilmekte, okurdan bahsedildiği vurgulanmaktadır. Bir anlamda, Gökçe benzer anlamsal değeri olan hitap öbeklerini ve hitap edilen toplamın yaşamına ilişkin farklı ve çeşitli öğeleri, birbirine benzer biçimde, belli aralıklarla kullanarak, şiiri okuyanın yaşantı somutluğuna ulaşmayı amaçlar. Tek tek imgesel değerleri açısından bakıldığında, birbirlerinden büyük oranda farklılaşmayan, hatta gereksiz birer tekrar olarak görülebilecek çeşitlemeler, okuyanın çevresine bir ayrıntı somutluğu çemberi örer. Bir yandan bu ayrıntı somutluğu, şiirin hitap ettiği kişiye doğrudan ulaşarak, şiir ile okurun hayatı arasındaki mesafeyi azaltır. Diğer yandan, okuru tekil hayatından dışarı çıkarak, bir çoğulluk hissetmesine olanak sağlar. Bu çoğulluk, tekdüze bir kalabalıklaşma değildir. Aynılığın artırılması olarak da görülemez. Toplumcu edebiyat için –bazı ürünler için geçerli de olan- kültürel kimliği aynılaştırma eleştirisi, Gökçe için (en azından bu şiirde) geçersizdir. Bunun temel nedeni ise, hem hitap nesnesi hem de şiirin konusu olan “vatandaş”ın, farklılaşan somutluklar içinde gündeme getirilmesi olmuştur. Özetle, hitap nesnesi ile kurduğu zengin ilişki, şiirinde somut çeşitlemelerin biçimsel katkısı ile mümkün olmaktadır.
Öte yandan, ikinci tekil şahısa yönelik yukarıda da değinilen seslenişler, birinci çoğul şahısın tespitleriyle iç içedir. Enver Gökçe, şiir boyunca seslendiği “yirminci yüzyıl insanı”ndan, şiirin pek çok bölümünde “biz” diye söz eder. Kendisini de, seslendiği topluluğun içine dahil eder. Bu durum ise, şiirin samimi atmosferini güçlendir ve şiirin durağan okunmalarını engeller. Seslenilen topluluk ile kendini özdeşleştirme, başka bir açıdan, klasik bir konuşma tekniği olarak görülebilir. Öyledir de, ama Gökçe’nin “siz”, “sen”, “biz” ve “ben” arasında yaptığı sıçramalar, onu böyle bir basitliğe düşmekten kurtarmaktadır.
Gerçekten de, biraz dağınık bir izlenim vermekle birlikte, arka arka dizeler boyunca, cümle yapıları ve yüklem kipleri sürekli değişir. Emir kipi ve dilek kipinin sık sık kullanılmasının yanı sıra geçmiş zaman ile gelecek zaman adeta iç içe kullanılır. Bazı dizeler yüklemsiz gösterme zamirlerinden ibaretken, bazılarında sorular sorulur. Bu düzensiz akışkanlık, matematiksel bir kesinliğe oturmasa da, sessel bir uyumu yakalar. Sezgisel olarak bir uyumun öngörüldüğü açıktır. Aynı değiştirme etkisi, cümle uzunluklarında da görülür. Kısa dizeler ağırlığı oluştururken, dizeler boyunca aynı cümlenin kendi içinde sürdüğü de görülür bazen:
“Ve bir yanda yıkılmış zulmün kalesi
bir yanda salınır devasa gövden
Bir yanda sevmediklerin,
Bir yanda demir pencere, bir yanda tarih
bir yanda sen.
Yani bir yanda
Yüzyıllar boyunca saflarında
Yangınlar çıkardıklarımız.
Bir yanda –hayal etmesi zor-
Ferah ve cömert dünyamız
Ve mürettip, hasatçı, öğrenci, öğretmen.”
Uzun şiir cümleleri, şiirin sessel gerilimini yükseltir. Ancak, şiiri beklentiler doğrultusunda ilerleyen bir havaya da sokar. Bu atmosferi dağıtmak için ise aynı dizede üst üste kurulan cümlelerle bu defa tempo hızlandırılır:
“Acılar görmüşüz, geceler görmüşüz, ölmeyi görmüşüz.
Aydınlıklar görmüşüz, kahramanlar, dostlar görmüşüz.”
Aynı şekilde, bu tarz çok cümleli dizeler, şiire sürprizli bir güzergah çıkarmakla birlikte, durağanlık riskini doğururlar. Gökçe’nin mahareti, dizelerin mükemmel kurulumlarında değil, farklı dize kalıplarını arka arkaya başkalaştırarak ve çeşitlendirerek kullanmasındadır. Bu anlamda, şiirinin yapı taşı, dize olmaktan dize öbekleri olmaya doğru gider. Bu olgu, Gökçe’nin kendini sürekli bir diyalog içinde duyumsamasıyla ilgilidir. İlgiyi canlı tutmak için kendini yineleyen, ara sıra da olsa anlama göre biçimsel başkalaşım geçiren ve sohbet ortamında konuların daldan dala atlayışını anıımsatan bir diyalogtur bu. Gökçe’nin “Vatandaş” şiiri, böyle bir diyalog biçimselliğinin kurulması konusunda önemli adımların atıldığı bir metindir.
Tüm bununla birlikte birkaç yerde, daha planlanmış izlenimi veren dize kurgularına da rastlanır.
“Şimdi, bütün kederli ezgileri
Ümide kurban ediyorum.
Satırlarımda olsa da çok mu, bir de ben seni
Bizden olan bütün dünya şairleri gibi
Yâdediyorum”
Yer yer Nâzım’ı anımsatan bir uyak düzenine rastlansa da, genelde doğaçlanmış izlenimi veren, düzensiz görünümlü ama akıcı bir şiir kurgusu şiir boyunca hakimdir. Şiirin hemen her parametresinin sürekli dönüşmesiyle bir devinim kazanan metin, bu erdemlerine rağmen, anlamsal olarak biraz dağılmaktan da tam olarak kurtulamaz. Bir diyalog biçimselliği kurma çabasının, böylesi yan etkilerinin olması kaçınılmazdır. Gökçe’nin diğer özgünlüklerinde olduğu gibi, bu hitap nesnesi eksenli bir diyalog biçimselliği, kuramsal olarak ele alınarak geliştirilmemiş, bir olanak olarak (hâlâ) beklemektedir.


MÜCADELENİN ESTETİĞİ, SIÇRAMALI ANLATIM VE AFORİZMA

DOST
“Dost” şiiri, Gökçe’nin sevilen ve aynı zamanda özel şiirlerinden biridir. 1946 tarihli şiirde, Gökçe bir yandan toplumsal bir panaroma çizerken, bir yandan devrimci özneyi gündemine almaktadır. “Ben berceste mısraı buldum” dizesi, devrimci yaşamın doğruluğuna ve güzelliğine yönelik inancı ifade eder. Burada doğruluk ve güzelliğin yan yana gelmesi dikkat çekicidir. Siyasi açıdan doğru olan tavır, aynı zamanda güzeldir de. Mücadelenin estetiğine ilişkin coşkulu bir vurgu hissedilir bu dizelerde.
“Ben berceste mısraı buldum
Hey ömrümce söylerim
Gözden, gezden, arpacıktan olsun
Hey ömrümce söylerim!”
Hemen devamında ise, güzellik teması işlenmeye devam eder. Bu defa, emek ve mücadelenin, yalnız onlara önem atfedenler için değil, daha genel bir güzellik değeri taşıdığı ifade edilir. Mücadele, hayatın kendisine coşku katmaktadır:
“Bizsiz Ilgaz'ın çam ormanları güzel değildir.
Hayda günlerim hayda!
Sırtını düşmana verdikçe
Murat dağları güzel değildir,
Dost dost ille kavga!

Biz olmasak gökyüzü, biz olmasak üzüm,
Biz olmasak üzüm göz, kömür göz, elâ göz;
Biz olmasak göz ile kaş, öpücük, nar içi dudak;
Biz olmasak ray, dönen tekerlek, yıkanan buğday,
Ayın onbeşi;
Biz olmasak Taşova'nın tütünü, Kütahya'nın çinisi,
Yani bizsiz
Anne dizi, kardeş dizi, yâr dizi
Güzel değildir.”
Şiirin çizdiği çerçeve, bireysel devrimci tutumdan, ülkeye sınıf mücadelelerinin merceğinden bakan bir panaromaya doğru evrilir. Ancak bu panaroma, selam alıp verir gibi duygusal, adeta içgüdüsel ve sevgi dolu ama kesinlikle belli bir ideolojik düzlemi işaret eder biçimde çizilir.
“Sana selâm olsun
Hürriyetlerin meçhul olduğu dünya
Canım Türkiye,
Memleketimiz!
Çalışan halklarıyla ümmi
Çalışan halklarıyla garip,
Irgadı, esnafı, madencisi, iptidâi aletleri
Kadınları, erkekleri, hapishaneleri;
Başı boş suları, dumanlı vadileri, yoz topraklarıyla,
İşsizleri, realist şairleri, mücahitleri,
Sokak şarkısı, keten helvası,
Akşam haberleri satanlarıyla memleketim!”
Mücadelenin estetiği konusu, Enver Gökçe şiiri için anahtar kavramlardan biri olsa gerektir. Dünyaya bakışı, edebiyat hayatı boyunca Marksizm’in çerçevesinden uzaklaşmamı ve mümkün olduğunca içinde konumlanmaya çabaladığı siyasi mücadelesi ile şiiri birbirlerini bütünlerler. Bu ikisi arasındaki doğal yakınlık, Gökçe’nin siyasi şiirini, propoganda soğuklundan korur, en yoğun siyasi söylemin bile samimi bir iç döküş edası ile ortaya konmasına alan yaratır. Kuşkusuz, Enver Gökçe, bütünsel olarak bakıldığında, siyasi söylemin şiirsel görüntülerini en başarılı ve kılçıksız biçimde oluşturmuş şair sayılamaz. Hatta, bu anlamda pek çok şiiri “kusurlu” bile sayılabilir. Yine de, onu bu tuzağın uzağında kalmasının bir nedeni, değinilen doğallık ise, bir diğeri, anlatımının sıçramalı niteliği olsa gerektir.
Sıçramalı anlatım, ağırlıklı olarak dilsel bir boyutu ile ele alınır. Gökçe’de seyrek olarak bu boyut da var olmakla birlikte, dilin kurallı ve gündelik kalıplarının yapı-sökümüne yakın değildir (zaten bunun için erken de bir tarihtir). Tam tersine, gündelik dilin içinde, onun bir parçası olmaya çalışır. Gündeliklik, Gökçe şiiri için kurtulunması gereken bir ağırlık değil, onun en güçlü yanlarından biridir. Öyleyse, sıçramalı anlatım, eğer mevcutsa, anlamsal dizgede gözlemlenmelidir. Gökçe’nin çok-anlamlı ve mantığın düzenleyiciliğinden kaçan bir anlamsızlığa yakınlaşmayacağı da bellidir. Yine tam tersine, Gökçe, Marksizm’i ve sosyalizm mücadelesinin gereklerini, olanca duruluğunda şiirinde “yansıtmak” ister. Zaten tam da bu ön-belirlenmişlikten sıyrılmak için, anlamsal yükü taşıyan öbekleri eksilterek kurar şiirini. Eksilen yüklerin yerini, okurun hızla geçip gittiği köprüler alır. Eksiltme, anlamsal dizgeyi bozmaz, ama gidişi hızlandırır. Tek tek imgeleri daha etkili hale getirme çabası değildir bu sıçramalar. Ama tek tek imgeler arasındaki mesafeyi açarak ve bir yandan aralarındaki süreyi sabit tutarak, imgesel kinetiği artırır. Bir imgeden diğerine, anlamsal doğru bozulmadan, daha hızla geçilir. İmgeler ise kendi içlerinde daha “çarpıcı” olmasa da, daha büyük bir güçle “çarparlar” (Böylesi bir teknik, yukarıda değinilen diyalog şemalarının daldan dala atlayan konu sırasının da bir tür tamamlayıcısıdır). Gökçe şiirinde, kaldırılan her taşının altından, akış çıkmaktadır. Söylediğini doğrudan, duru bir anlatım ve gündelik dilin olanak zenginliği içinde söylemeyi amaçlayan şiirinde, bu sıkıştırıcı çerçeveyi aşmak için imgeler arasındaki kinetiği artırmaktadır. Özetle, onun sıçramalı anlarımı, deneysel boyutu zayıf da olsa, anlamsal güzergahı bozmamak için bıçak sırtı ilerler ve düzyazının soğuk sularında ıslanmamak için devinir durur.
Tüm bu tespitelere rağmen, Gökçe’nin kendi içinde tamamlanmamış, geliştirilmeye açık (aynı anlama gelmek üzere olgunlaşmamış) kuramsal mekanizmaları bir kez daha karşımıza çıkacaktır. Şair sezgisi ile, bazı şiirlerinde iç çelişkilerin üstesinden geldiği söylenebilir, hatta bu çelişkileri kendi için bir avantaja dönüştürmeyi becerir.
Bahsedilen tutarlılık sorununa örnek olsun, bir yandan, Gökçe’nin bütünselliğe ve akışa yönelik kararlılığı “Dost” şiiri boyunca “Düşmanlar selâm ister/ gezden gözden arpacıktan” , “gel günlerim gel de dol” gibi taşıyıcı söz gruplarına sıkça rastlanmasıyla örneklenebilir. Bunlar, duygusal ve düzensiz bir aktarımla ortaya konan toplumsal panaromanın, düzenliyici anlatım elemanları olarak işlev görürler; panaromanın farklı bölümlerini birbirlerine bağlarlar. Bir kez daha söyleşiyin coşkusundan ve ardı ardına beliren görüntülerin ortaya çıkardığı etkili atmosferden bahsedilebilir. Ancak bunun yanında, akılda kalıcı, şiirin bütününü gölgede bırakmaya eğilimli kimi dizelere de rastlanır. Bunun bir kusur olup olmadığı tartışalabilir. Akışın bu kadar önemli olduğu bir şiirde, kimi dizelerinin diğerlerinin önüne çıkması bir dezavantaj gibi görünür. Öte yandan, bu aforizmavari dizeler, Gökçe şiirini soyut bir düzleme de taşırlar. Kavramlar ve “berceste mısra” ile ilişkisi güçlü olmasa da böylesi dizelere Gökçe şiirlerinde rastlamak olasıdır. Bu durum Divan şiirini iyi bilmekten mi yoksa, hızla akıp giden şiirine duraklar sağlamak ihtiyacından mı kaynaklanır, bilinmez. Ve aforizmalara dayalı bir anlatımın, akışın bütünlüğüne yaslanan bir tarz ile kuramsal olarak uyuşmadığı açıktır. Tekrar olsun, Gökçe bu sorunla empirik olarak ve belli ki yalnızca karşılaştıkça (kuramsal olarak değil) didişir ve aşar; ancak her zaman bu empirik beceri yeterli olmaz.

NE FAYDA
Enver Gökçe şiirinin yüksek sesli tonlama alışkanlıkları göz önüne alındığında, “Ne Fayda” şiirinin, hüzünlü ve düşük perdede söylenmiş az sayıdaki şiirden biri olduğu söylenebilir. Şiir, kısa dizeler ile kesikli bir söyleyiş ile ilerler. Daha ilk dizelerde sevgi ile sevginin ifadesi edilemeyişi arasındaki gerilime değinilir. Sözcük ekonomisi, bu gerilimi besleyecek şekilde kurulmuştur. Gramer kuralları biraz zorlanmış ve dize kırılmaları ile durgun ama sürprizlere açık bir tempo yakalanmıştır. Bölümleri birbirine bağlayan belli belirsiz uyak düzeni, bu tempoya hizmet eder. Kopuşlarla örülü anlamsal akış, bir yandan görsellik bir yandan da tempo ile bütünleşir ve ortaya hüzünlü ama yılgın olmayan, durağan ama umutsuzluğa düşmemiş bir ruh hali çıkartır. Dizeler arasındaki kopukluklar, doğrultusu sabit ama sıçramalı bir anlamsal dizgeyi tahsis eder. Bu dizgenin özellikleri ise, sade bir duygu dökümünden, git gide ivmelenen bir şiir anlatımın türetilmesini sağlar.
“Ne Fayda” şiiri, çeşitli tartışamalarla da gündeme sıkça gelir. İkinci bölümünün bir benzeri Ahmet Arif’te de bulunur ve muhtemelen her ikisi de bir halk türküsünden esinlenerek ayrı ayrı yazılmışlardır. Zaman zaman ise Gökçe’nin yegane sevda şiiri olarak nitelense de, aslında kız kardeşine yazılmıştır.
“Sen benimsin,
Ciğerpârem, sevdiğim
Gülden ağır
Söylemem sana!

Saçlarına
Kızıl güller takayım
Salın da gel,
Bir o yana
Bir bu yana!

Meğer
Müşkil işmiş hürriyet
Savunmayla yetmiyor
Bir başka sevda!

Telden
Demirden geçsen
Mapusu delsen
Ne fayda!”
Bu şiir, sıçramalı anlatımı ile aforizmavari imgelerin iç içe kullanıldığı ilginç bir şiirdir. Bir taraftan, şiirin ne söylediği ve çağrışım alanı, bir doğrultu olarak baştan sona yönünü değiştirmez. Bir yandan da, şiir ilerledikçe, mantıksal çıkarımın basamak basamak ilerleyen biçimlerinden git gide uzaklaşır. Akış içinde, birbirinden uzaklaşan, farklı çağrışım alanları ile ilişkilenen dize veya dize öbekleri, yine de birbirinden kopmazlar. Aynı şekilde, teker teker ele alındıklarında, kendilerinde başlayan ve kendilerinde biten birer iç hikayeye sahiptirler. Onları yalıtan bu aforizma özellikleri, onlara bir genel geçerlilik kazandırır. Ancak şiirin akışından gelen kinetik enerjisini de azaltır. Bu anlamda, “Ne fayda” bir sentez değil, bir denge şiiridir. Tek başında, oldukça başarılıdır, güzeldir; ama önerdiği formül her an düşme tehlikesi ile karşı karşıyadır.

PANZERLER ÜSTÜMÜZE KALKAR

“Panzerler Üzerimize Kalkar”, bütün bir kitap boyunca her dizeye bir sözcük yerleştirerek oluşturulmuş şiirlerden oluşur. Enver Gökçe’nin geç dönem verimini kapsar. 1940’lar boyunca yoğun, etkili ve özgün bir şiirsel üretimde bulunan şair, hayatının tepe takla gidişi karşısında şiirini geliştirme imkanı bulmaz. Yazdığı şiir sayısı bile, ilk on yıllık üretimi ile karşılaştırıldığında çok düşük yoğunlukludur. Siyasi olarak geri adım atmasa da, sosyalist hareketin ‘60’lara kadarki dağınıkılığı, liberalizmin “kurak” düşünsel ortamı göz önüne alındığında, kuşağının tümünü kapsayan bir verimsizliktir bu. Hapishane yılları, ağır işkenceler, sağlığının bozukluğu, sosyalist hareket içindeki yalnızlığı, mimlenmiş olması, işsizlik gibi pek çok faktör bu yıllardan itibaren peşini bırakmayacaktır.
“Panzerler Üstümüze Kalkar”, Gökçe’nin kesintili ve boşluklu anlatım üslubunun uçlara götürülmüş ve tutarlılıklar sürdürülmüş bir halidir. Ancak, bu tutarlılık, sonuç itibariyle, anlatımın tekdüzeleşmesine, ses iniş çıkışlarının ortadan kaybolmasına, görsel canlılığın tutuk kalmasına yol açar. Şiirini, ritim ve içsel bir coşku ile üreten bir şairin, böylesi dümdüz bir kanalda yürümeyi tercih etmesi, şiirini yeni evreye taşımıştır denemez. Gökçe belli ki, böyle bir tutarlılık ve ağır aksak temponun yeni kapılar açabileceğini hissetmiş, ancak sınırlı sayıda dizenin ötesinde kayda değer bir üretimde bulunamamıştır.

MERİ KEKLİĞİM
“Meri Kekliğim” şiiri, Kore’ye ilişkin çarpıcı dizeleri ile akılda kalan şiirlerden biridir. Bu şiirde, dizelere serpiştirilmiş sözcükler ağır ağır akarak, hüzünlü ama sert içeriği, tane tane ve güçlü bir şekilde aktarır. Enver Gökçe, ivmelenen şiirini, bu dizeler boyunca -ve kısa bir an için- içerik vasıtasıyla yeniden yakalamış görünür. Şiir, bir yanıyla Kore Savaşı ve siyasi baskılara değinirken, bir yandan kendi yaşamı boyunca maruz kaldığı baskı ve acılardan bahseder. Böylelikle, toplumsal bir konunun, kişisel bir düzleme zorlama olmaksızın aktarıldığına tanık olunur.
Meri
Kekliğim
Kore
Dağlarında
Tabakam
Kaldı
Mapus
Damlarında
Özgürlüğüm
Hey
Meri
Kekliğim
Yeter
Çektiğin.

ROTATİFLER, GRAYDERLER, DOZERLER
“Rotatifler, Grayderler, Dozerler” şiiri ise, Gökçe’nin köy hayatı ile modern sanayi arasında salının ilgi ve gözlem alanlarını kesiştiren bir metindir. Gökçe’nin işçi sınıfı ideolojisine bağlılığını dışa vuran bir önemli nokta, üretim ve makine estetiğini sıklıkla gündemine almasıdır. Bu şiirde, yine tek tek dizelere dağılmış sözcükler, akışkan bir anlamsal güzergah oluşturmuş ve şiirin görsel devinimine uygun bir ses yakalanmasına yardımcı olmuşlardır. Doğanın, insan ve makinaya karşı konumlanışı, köy hayatını konu edinmeye ve insanı doğa içinde düşünmeye alışkın Gökçe’nin, aynı temalara bir başka açıdan da bakabildiğini gösterir. İnsan, doğanın parçasıdır parçası olmasına, ama bu onunla üretim süreçleri içinde çelişkiler yaşamayacağı anlamına gelmez. Tam tersine, diyalektik mantık bunu gerektirir. Doğanın içinden çıkan insan, onun anti-tezini de oluşturacaktır.
“Savurur
Kar'ı
Bir
Sağa
Bir
Sola
İşler
Rotatifler
Grayderler
Dozerler
Çıldırmış
Doğa
Vuruşur
Makina
Ve
İnsanla.”

BİR KALLEŞ DÜZENCİ GECEDEN
“Bir Kalleş Düzenci Geceden” şiirinde ise, bir kere daha karşıtlarınn birlikteliğini ustaca kullanır Gökçe. “Hey/ Benim/ Karar/ Sevdam/ Kalleş/ Kaderim” dizeleri ile biten şiir, bu ikili duygu bileşimini, birbirine yakın ses ve kurulum ile aktararak, yaşanan içsel çelişkiyi daha yoğun bir biçimde ortaya serer. Coğrafya ve insanın iç dünyası arasında kurduğu ilişki ise, Modern Türk edebiyatı açısından bütünüyle özgün olmasa da, dikkat çekicidir. Özellikle doğanın, toplumcu edebiyat geleneği içinde, simgesel anlamlarından neredeyse tümüyle sıyrılmış, evren ve doğa olarak değil coğrafya olarak adlandırılmayı gerektirecek bir somutlukta ve doğrudan insan ile baş başa ele alınmasına sık sık tanık olunmaz.
“Ve
Batak
Göllere
Karanlık
Göllere
Gittiğinizi
Alkanları
Gördüler
İlle
Görkemli
Yalnızlığında
Gökkubbenin
Hey
Benim
Kara
Sevdam
Kalleş
Kaderim.”

GENEL ÖZELLİKLER

Bir şairin birikimini, genel özelliklerini ortaya koymaya çalışmanın bazı zorlukları vardır, bunların başında ise her genellemenin bazı özellikleri dışarıda bırakmak zorunda oluşu gelir Dolayısıyla, Enver Gökçe şiirinin genel özelliklerini sıralarken, yalnızca bugün için de değer taşıyan ve Enver Gökçe’yi toplumcu gelenek içinde özgün kılan bazı yaygın kullanımlara değinilecek. Tek tek şiir analizleri içinde değinilen bazı özellikleri, birer eğilim olarak özetlemek mümkün görünür:
Belirtildiği üzere, bunlardan birincisi, Gökçe şiirinin bir hitap şiiri olmasıdır. Şiirler, doğrudan emekçi sınıflara yönelik, onlara bazen “biz”, bazen “siz”, bazense “sen” diye hitap ederek yazılmıştır. Bir yüz yüze konuşma ortamının sıcaklığı tahsis edilmiş olur böylelikle. Ayrıca, şiirinin nasıl bir işleve sahip olduğu da belirginleşir. Enver Gökçe kendini ifade etmek için olduğu kadar, birisine söyleyecek bir şeyi olduğu zaman yazan bir şair tasarımı ortaya koymuştur. Halk edebiyatı ile yakından bağlantılı bu şair figürü, bazen samimi, bazen naif, bazense ilgiyi kendi üzerinde tutamayan bir edaya sahiptir. Gökçe’nin şiirleri, yüz yüze konuşmanın, gücünü ve zaaflarını birlikte barındırır.
İkinci olarak, doğaçlanmış izlenimi veren dizelerine değinilmeli. Tekrar olsun, şiirlerin nasıl yazıldığından bağımsız olarak, okuma eylemi içinde şiirin kendini ele vermeyen iç yapısı ve sessel uyumu, anlatımın sıçramalı ve önceden kesitirilmesi zor tarzı ile yan yana gelince, Gökçe şiirlerinde bir doğaçlanmışlık izlenimi doğar. Gökçe’nin hızla okunan, neredeyse sürükleyici ve nereye varılacağı kestirilemeyen çağrışım dünyası, böyle bir doğaçlanmışlığın izleri taşırlar. Ritim olgusunun, Gökçe için taşıdığı hayati önem bu noktada devreye girmektedir. Ayrıca, bu özellik, yine değinildiği üzere Gökçe’nin Halk Edebiyatı ile mesafesinin azaldığı bir uğrak noktasıdır (“Bir Alıp Satıcı Gönül” gibi şiirlerde olduğu gibi, doğrudan Halk edebiyatı geleneği içinde konumlandırılabilecek şiirlerinin de bulunduğu not edilmeli: “Ben deli miyim bilmem mi neler ettiğimi./ Bir han köşesinde yatmayınan Kerem diyorlar,/ Ne tuhaf bu insanlar derdini dökmeyinen/ Çaresiz derde bulunmaz merhem diyorlar”).
Üçüncü olarak, Gökçe’nin sıçramalı anlatımından bir genelleme olarak bahsedilmelidir. Sıçramalı anlatım, şiirin imge değerini toplamda yükseltmese de, akışa başka türlü elde edilmesi mümkün görünmeyen bir imgesellik katar. Biçimsel açıdan tarihi bir yenilik barındırmasa da, düzyazı ile araya mesafe koymanın geçerli ve genel olarak başarıyla uygulanmış bir formülüdür.
Dördüncü olarak, Gökçe’nin şiirlerinde sık sık olmasa da belirgin biçimde aforizmavari imgelere rastlanır. “Ölüm, adın kalleş olsun” dizesi bile (içinde bulunduğu “1909-1946” şiiri düşünüldüğünde) bu gözlem için yeterlidir. Aforizmalar, Gökçe şiirinin iskeletine uyumsuz görünmekle birlikte, Gökçe’nin formasyonun doğal bir sonucu olarak düşünülebilir. Yanlış basılış bir nota olarak hissedilmemesinin sebebi de bu olsa gerek. İyi bir eğitim almış ve üniversitede edebiyat okumuş Gökçe, kendi kuşağının tolumcu şairleriyle karşılaştırıldığında, bir yandan entelektüel birikimi ile soyut düşünmeye eğilimli olsa gerektir; diğer yandan da Divan şiirinin mısra mükemmelliğine aşinadır. Bu niteliklerine Marksizm’in kuramsal yetileri eklenince, alabildiğine somut, yalın, gündeliğe yaslanan, köy hayatı, üretim ve yoksulluk görüntüleri ile bezeli şiirinde, bir yeni renk olarak afirozma soyutluğu eklenir. Bunun genel olarak bir kazanım mı, yoksa bir uyumsuzluk mu olduğu tartışılabilir. Yine de, hemen her başlıkta olduğu yer yer beceri ile bazense yerini yadırgayan şekilde kullanılmış bir sezgisel bileşimin varlığı açıktır.
Bununla bağlantılı ve beşincisi, Gökçe’nin siyasi propagandif dili, belli bir dozda duygusallaştırarak kullandığı eklenmelidir. Siyasi söylemin şiirin içine yedirilip yedirilemediğinden ya da siyasi argümanların başarı ile şiirselleşip şiirselleşemediğinden bağımsız olarak, dilinin özgün bir duygu yükü vardır. Şiire en yabancı görünen siyasi jargon, duygusal ve kişisek bir görüntü edinir (Bu becerinin, Fütürizmin sanayi ve kenti şiire yedirmek için uyguladığı estetik şiddetin ön açıcılığı ile ilgisi kuşku bırakmayacak kadar açıktır). Enver Gökçe, mücadelenin estetiğini, edebiyat tarihinde en yetkin anlatımlarından birine ulaştıramamış da olsa, bu gereksinimi en içten yaşayan şair figürünü oluşturur, ya da kendiliğinden bu figür olarak varolur şiirlerinde.
Bunlarında dışında, iki başka boyut ise, Gökçe’nin döneminin şairleri ile ortak ancak yine de anılması gereken yönelimine dairdir. Şimdiye kadar değinilen genel özellikler, ayrıştırıcı boyutlara sahipti.
Altıncı olarak, Gökçe’nin gerçekleştirdiği siyasi ve duygusal bireşimden bahsedilmelidir. Özellikle 1940’larda yazdığı şiirler siyasi ve duygusal dışavurumun iç içe gerçekleştirildiği bir şiir çıkarır ortaya. Bireysel duygulanım ile siyasi keskinlik aynı anda ve bir arada varolurlar. Ustası olarak gördüğü Nâzım Hikmet ile bir karşılaştırma daha yapılabilir: Örneğin 1933 yılında hapishanede yazılan “Karıma Mektup” şiirinde, siyasi mücadele ile aşk ve yalnızlık duygularının beraber ele alınır. Ama bu duygular birbirine karışmaz, karşılıklı ilişki içinde şiirlerde varolurlar. Enver Gökçe ise, siyasi duyarlılığınını kişisel bir düzlemde ifade etmek yolunu seçer. Bu iki düzlem, mümkün olduğunca birbirinin kıyısında yer alır. Enver Gökçe şiirinin, özellikle 1940’lar göz önüne alındığında, kuşağının diğer şairleri ile ortak bir özelliği olarak bu bireşimden bahsedebiliriz. Kuşkusuz, bunun çeşitli sonuçları olur. Bu bireşim, yani bireysel dünyanın kendi başına, kendi gerçekliği ile varolmaması, şiire belli bir soyutluk rengi çalar. Bireysel olarak ifade edilen her duygu ve düşünce, aynı anda bir genellik çemberi içindedir ve şiirin işlevini önemseyen bir toplumcu edebiyatçı için söylediklerinin genellik düzeyine ulaşması anlamlı olacaktır. Öte yandan bu durum, kişiye ait görüntülerin, gündelik yaşantıyı ve ayrıntıları işlemek konusunda deavantaj oluşturması kaçınılmazdır. Emekçi sınıfların hayatından görüntülerin yoğun bir biçimde yer almasına karşın, emekçiler birer karakter olarak şiirlerde görünmez (“Gök Mustafa” şiiri, buna uymayan örneklerden biridir. Gök Mustafa, davranışı ve tavırlarıyla tüm şiirsel yükü üzerinde barındırır. İronik tavrı, şiirin mizahi yönünü, cesareti şiirin isyankar duygu dünyasını ayakta tutar. Öte yandan, Saffet Korkut’un ölümü üzerine yazılmış “1909-1946” şiirinde bile Saffet Hoca, genel hatları ile bilinebilirdir, karakterleşmez).
Yedinci olarak ise, güncellik kaygısının ön planda olduğu söylenmelidir. Bunun toplumcu edebiyatın tarihçesine bakıldığında ayrıştırıcı olmadığı açıktır, ancak günümüz koşullarında anlamlı bir inadı temsil eder. Gökçe, güncel olayları, bir tanık tutanağı olarak şiirleştirme konusunda tutarlı bir tavır sergilemiştir.
Kuşkusuz, burada sıralananlar Gökçe şiiri söylenebileceklerin tümü değil, yalnızca şiirinin yapısına dair çeşitli gözlemler olarak, öznel olarak değer atfedilmiş olanlardır.
Bu özellikler kümesi, büyük oranda “Yusuf ile Balaban Destanı” ile biten ilk dönemine aittir. Sonrasında yayımladığı az sayıdaki şiir ve “Panzerler Üstmüze Kalkar” kitabı, bu genellemelere kısmen (ya da en azından niyet itibariyle) dahil edilebilir. Enver Gökçe 1950’lerden sonra, bir daha düzelmeyen sağlığı ve morali ile ömrünü sürdürmüş; 1940 Kuşağı’nın sosyalist kanadının büyük bölümü gibi, 1951 Tevkifatı’nın ardından verimli bir üretim sürecine girememiştir.
‘60’lı yılların sonlarında Türkiye’de solun canlanmasıyla yeniden anımsanan Enver Gökçe, şiir yayımlamaya başlamışsa da, şiirlerinin hem nitelik hem de nicelik olarak önemli bölümü, 40’lı yıllarda yazılmış metinlerden oluşmaktadır. 70’li yılların sonları, Enver Gökçe’nin genç kuşak tarafından daha fazla sahiplenilmeye başlandığı yıllardır. Çeşitli etkinler düzenlenir, kendisiyle söyleşiler yayımlanır. Genç kuşak edebiyatçılar, Gökçe’ye hak ettiği yerin verilmesine çalışırlar. Bu süreç de kuşkusuz, 70’lerin militan edebiyat ortamındaki arayışların sonucudur. Enver Gökçe’yi bir gelenek arayışı içinde adeta keşfetmişler, aynı anda ondan hem bir gelenek yaratmayı denemiş, hem de onu oluşturmak istedikleri geleneğe uygun bir şair tasarımı içine konumlandırmışlardır.
1980’de Sanat Emeği’nde yayımlanan şiiri “Hastir Lan”ın son dizeleri, 1946’da Dil Tarih’ten Saffet Hoca’sına yazdığı “Ölüm, Adın Kalleş Olsun” dizesinden çok farklıdır: “Siktir çekilmişim yani/ Kendi öz yurdumda./ Bir meri keklik gibi/ Çeker giderim.”
Sesinde yıllarca direnmenin ve acıların ardından bir küskünlük ve çekingenlik sezilse de, Enver Gökçe’nin kavgacı tonunun yanı sıra dürüst kişiliğiyle de devrimci bir model olarak önemsenmeye değer bir şair olduğu açıktır: “Yaşamak/ Değişir/ Yaşamak/ Ölümden/ Üstün/ Sadece/ Unutma/ Sen/ Şu/ Bitmeyen/ Kavgayı”
Ve yine açıktır ki, bizim kuşağın sosyalist edebiyatçıları da, güncellik içinde kendi öncülerini arayacak ve gereksinimleri doğrultusunda öznel tarihlerini yazacaklardır. Ve belirtmekte hiçbir sakınca yok, bu yazı da, benzer bir gelenek üretme diyalektiğinin parçasıdır.