İlhan Başgöz: Enver Gökçe ile bir nice yıl*


Senin emekçin olaydım
şen olası türküsü,
Dost kokusu, dost selamı Türkiye

Enver'le epeydir yazışamıyorduk. Mektuplarıma ya iki satırla karşılık veriyor, ya hiç vermiyordu. Son haberini Pertev Hoca'dan almıştım. Enver'i Huzur Evi'nde ziyaret etmiş. Oturup eski günleri anmışlar, benim de kulaklarımı çınlatmışlar. Enver iyi imiş, yaraları kapanmış. Ayten'in evine kadar yürüyormuş. İyimserlikle, umutla dolu, «Eğin Türküleri»ni yayına hazırlamaktaymış. Hoca böyle yazıyordu. Ben de, ne iyi diyordum, yaza Ankara'ya varırım, Enver'i Huzur Evi'nden alır, Kocatepe'ye doğru yürürüm. Aramızda büyüyen sessizliği belki bu sefer kırarız. On beş yıl var ki, yani Enver hasta olalı beri, ne vakit buluşsak karşılıklı susuyoruz. Saatlerce iki söz etmeden bakışıyoruz. Enver eskiden de az konuşurdu. Ama hastalıktan sonra, bana öyle gelir ki, Enver düşünemiyordu da.
«Eğin Türküleri» Enver'in üniversiteyi bitirme tezidir. Uzun zaman bulamadık, kayıptı. Sonra, onun el yazısı ile, yarım bir kopyası benim arşivimden çıktı. Ben daktiloya çektim. Hoca bir önsöz yazacak, bir kitap olarak yayımlanacaktı. Bu tezin hoş bir hikâyesi vardır. 1946 yılındayız. Dil Tarih'te ileri-geri, sağ-sol catışması doruğuna çıkmış. Dernekler kuruyoruz, dergiler yayımlıyoruz, öğrenci seçimleri kazanıyoruz. Bakanlık emrine alınan «solcu» hocalarımız için toplantılar, mitingler, yazılar... Kimsenin ders çalışmaya ne vakti, ne isteği var. Ha babam etsek dünyayı yerinden oynatacağız kanısındayız. Gençlik. Enver üniversitenin son sınıfına gelmiş. Bir diploma alsın diye sıkıştırıyoruz. Belki diploması bir işe yaramayacak, nasıl olsa öğretmenlik vermeyecekler. Ama okulunu bitirememiş dedirtmek de istemiyoruz. Enver Eğin türkülerini tez konusu seçiyor. Bildiği türküleri yazıyor; annesinden ve Ankara'ya göçen hemşerilerinden Eğin Elagözlüleri topluyor. Bir kısa önsöz, bir bibliografya. Tezi tamamlıyor. Ben Pertev Hoca'nın asistanıyım. Hoca'nın işinde nasıl titiz ve dikkatli olduğunu biliyorum. Hoca hatır gönül tanımaz. Enver'e, «Bu tezi verme,» diyorum, «üç günde yazılmışa benziyor». Enver dinlemiyor, Hoca nelerle cedelleştiğimizi bilmiyor muymuş? Türkü ile uğraşacak vakit mi imiş? Biraz halden anlasınmış. Tezi götürüp veriyor. Ama Hoca halden anlamıyor. Enver'in tezini geri çeviriyor. «Yaptığı işi ciddiye almasını öğrensin!» diyor. Enver bu yüzden bir yaz bekledi. Tezi yeniden yazdı ve üniversiteyi gecikmeli bitirdi.
Amerikalıların hindi günüydü. Geçen aym 25'şi filan. Üniversitemiz kapalı. Ucakla da olsa, Türkiye'den buraya gelen gazeteler, ancak 5-6 günde gelir. Aklıma nerden esti bilmem. Kitaplığa uğrayıp Türkçe gazetelere bakmak istedim, Epeydir gazeteyi her elime alışta korkuyorum. Kötü haberler geliyor memleketimden. Bizim kuşak «göç davulunu» vurarak teker teker dünyadan ayrılıyor. Geçenlerde Asım'm ölüm haberini okudum Bu değerli aydın, ömrünü, ekmek parası kazanmak uğruna harcadı. İki satır yazamadan göçtü. Son mektubunda Pertev Hoca «kocadık İhancığım» diyordu. Cumhuriyet gazetesinin ilk sayfasmda Enver'in resmini gördüm. İyilik haberlerine öyle inanmışırn ki, ilkin, belki bir kitabı filan çıkmıştır diye düşündüm. Meğer ölmüş Enver. Gurbetteyim. Dalgın dalgın yolları arşınlamaktan başka bir şey yapamadım. Cenazesine katılamadım, tabutunu tutamadım Enver'in. Toprağının önünde saygı ile eğilemedim. Bundan olacak, Enver ölmemiş gibi. Eskisinden daha diri, daha canlı bende. Haftalardır hep onunlayım. Gündüz hayalimde, gece düşümde. Böyle ölüm mü olur? «Ne canibe gitsem bile peşimde.»
Yıl 1940. Dil Tarihteyim. Dil Tarih dedikleri bir büyük yapı, bir şanlı yapı, Türk Dili kitaplığının önünde Enver'le karşılaşıyoruz. Gözlüklü, kısa ve tıknaz. Bıyıkları ile gülen, tatlı bir oğlan Enver. O vakit bir gözünün takma olduğunu bilmezdim. Şuna bak, bugün bile neden ol-duğunu bilmiyorum. Sormayı akıl etmemişim. Ama bu yüzden Enver çürüğe çıkarıldı, askerlik yapmadı. Eğin'in Çit köyündenmiş. Ben de Gemerek'tenim. Edebiyat öğrencileriyiz. Dilimizde Karac'oğlan, Yahya Kemal, Orhan Veli, Mehmet Akif birbirine dolaşık. Hemen kaynaşıyoruz. On yıl Ankara'da içtiğimiz su ayrı gitmeyecek. «Kalem yazmaz bir nice sevda.» Umutların, acılarm, deli gibi sevinmelerin ve zulümların içinden beraber geçeceğiz. 1950 yılında yollarımız ayrılana kadar, her Allahın günü, ya Enver benim kapımı «failâtün»ün, bir uzun bir kisa ve iki uzun darbesi ile vuracak, ya ben onunkini. Tıkırtılardan gelenin kim olduğunu anlayacağız.
*
1940 yılının baharındayız. Kocatepe o vakit küçük ve şirin bir ağaçlık. Baharda ılık toprağın üstüne oturdun mu, bozkırın Ankara'yı çevreleyen tepelerini yemyeşil görürsün. Daha gecekondular konmamış bu tepelere. Ağaçların dibine uzanıp Enver'le 'Dağlar ve Rüzgâr'ı okuyoruz. «Burada bahar açmıyor, / yıldızlar ışık saçmıyor, / geçmiyor günler geçmiyor.» Enver Gökçe halk türkülerini iyi bilirdi. Kısık ama tatlı ve dokunaklı bir sesi de vardı. Çok üstelersek bize Eğin Elagözlüleri söylerdi. Uzun nefes isteyen bu gurbet türkülerini sürdüremez, sigara içtiğinden nefesi tez kesilirdi. Ancak Enver'in sanatında halk şiirinin etkisi doğrudan olmadı. Araya Sabahattin Ali'nin bu küçük, ama içli koşmaları girdi. Enver bu koşmaları çok sevdi. Gördü ki, çağdaş bir yazarın dilinde koşma, diyelim, hapishane duygularını yolunca anlatmada işe yarıyor. İlk koşmalarını Enver bunun üzerine yazdı. Bunlar köy insanının fukaralığını, çaresizliğini yansıtan kısa şiirlerdi. Yakın zamanlara kadar bunlardan bir iki dörtlük aklıma ge-lirdi. Şimdi hiçbirini çıkaramıyorum. Ama bu koşma taklitçiliğinden Enver tez sıyrıldı. Sonra yazdığı şiirlerde, bu ilk denemelerinden imgeler, söz kalıpları yer alacaktır. Enver koşmayı terk eyledi ama halk türküsünün yalın anlatımını ve arı Türkçesini bulmuştu bir kez. Bu kaynağı sanatında sonuna kadar kullandı. Bitirme tezini Eğin türkülerine ayırdı. Dede Korkut Hikâyeleri'ni bugünkü dille yeniden yazdı. Birkaç da masal yayımladı. Yeri gelmişken söylemeliyim: Benim, Salim Şengil'in çocuk kitapları dizisinde yayımlanmış masal kitaplarım vardır. Bunlarda İlhan Dumanoğlu takma adını kullanmıştım. Onlardan biri Öksüz Oğlan'dır. Bu kitaptaki «Usta Nazar» ve «Şehzade İle Üç Turunçlar» başlıklı masalları Enver yazmıştır. Tümden onun kaleminden çıkmadır bu masallar. Bu dizinin bütün kitapları yanımda yok. Onun için tek tek tarayamadım. Belki öbür kitaplarda da Enver'in masalları vardır. Salim bilir bunları. Enver'in eline üç beş kuruş geçsin diye, bunları benim kitabıma koymama ses çıkarmıyordu. Birisi bu masalları okursa, Enver'in kaleminden çıkanlarla, benim yazdıklarımı kolayca ayırabilir.
Kocatepe ondan sonra bizim uğrak yerimiz oluyor. Nice kitapları, daktilo edilmiş çevirileri ve broşürleri orada, Enver'le birlikte okuyoruz. Hepsini Enver bulup getiriyor. Nerden buluyor diye sormuyorum. Kitaplıklardan almadığı belli.
İki yıl evvel yeniden geçtim Kocatepe'den. Enver'i ziyaretten dönüyordum. O güzelim park yok. Yerine lök gibi bir cami oturtmuşlar. Bu beton yapı yalnız ağaçları ve ılık toprağı ezmemiş, çevresindeki evleri de yerle bir etmiş. Hiçbirisine nefes aldırmıyor. Cami dediğin bir ince yapıdır. Çevresindeki evleri, ağaçları, çeşmeleri ve meydanları ellerinden tutar da yüceliklere doğru sürükler. Bu caminin dört yanını gez, ne kapısı belli, ne bacası. Hapishane penceresine benzeyen gözlerini belerte belerte, taaa Ziya Gökalp Caddesi'nden geçen insanların üstüne üstüne abanıyor.
1942 yılına Enver'le Divan şiiri delisi olarak giriyoruz. Hocamız Abdülbaki Gölpınarlı. Yeşile çalan saçları ve edalı yürüyüşü ile Baki Hoca çoşkulu bir adam, Sınıfımızın çoğunluğu kız. Baki Hoca kızlara ateş püskürür, derste hep onlara taş atar. Bunun nedenini o vakit bilmiyoruz, «Gelmeyin benim dersime,» diyor, «alim mi olacaksınız, sanatkar mı olacaksınız?» Yanlardan bir ses karşılık veriyor: «Neden olmayalım, Hocarn?» Baki Hoca karnını şişirerek gebe taklidi yapıyor: «Kızım patlarsınız, kızım patlarsınız, kızım ikiye ayrılırsınız da ondan.» O vakit Enver'le dehşetli gülmüştük. Halbuki bu kız arkadaşımız bugün aynı fakültede profesör.
Baki Hoca iyi şiir okur. Aruzun ezberlemeyi ne kadar kolaylaştırdığını bilmiyoruz daha. Baki Hoca'nın bu kadar şiiri aklında tutmasına şaşıyoruz. Bir dersimizi Nef'i dolduruyor: «Bir elde lale renkli kadeh, bir elde sevgilinin büklüm büklüm zülfü». Elbet «Nesim-i nevbahar» da eksik değil. Başka bir gün Fuzuli'nin hasta sevi'si ile doluyuz. «Bu kırılmış gönülde keşke bin tane can olsaydı da, her biriyle sana yeniden, bir defa daha, kurban olsaydım.» Sonra Baki geliyor, «Kılıç gibi yeryüzüne taraf taraf, saldın demir kuşaklı cihan pehlevanları.» Divan şiirini seviyoruz. Ama Nef'i'nin böbürlenmesi, Baki'nin gümbürtülü sesi, Fuzuli'nin umutsuz sevgisi bizi pek sarmıyor. Sonra Nedim gelip baş köşeye oturunca iş değişiyor. Nedim tepeden tırnağa İstanbul. Nedim hovarda adam. Sevgisinde de insan, üzüntüsünde de. Üstelik İstanbul Türkçesini çok iyi biliyor. Halk şiirine de yakınlığı olmalı. «Bildiğini elden koma» diyor, «Ay aydın hesap belli» diyor. «Tepeden tırnağa dek» diyor, «Baş üzre yerin var» diyor. «Gönlü su gibi aktı» diyor. Onun, «Serimde gene bir dağ-ı heves, bağrımda başım var» diye şiire girmesi bana hep Yunus'u hatırlatmıştır. Nedim'e bayılıyoruz, o vakit Nedim Divanı daha yeni yazı ile yayımlanmamış. Eski yazı ile olanları da ele geçirmek zor. Bulunsa bile ateş pahası. Ben tutup Nedim Divanı'nı, baştan sona, yeni yazıya çekiyorum. Koca bir dosya oluyor. Enver'le Nedim Divanı'nı ezberliyor, bir zaman Nedim'in dilinden konuşuyoruz: «Bir iki peymane ile etti sergerden bizi, ah o sahpa satıcı, akl alıcı kafir kızı.» «Dahi bir yıldır yanından ayrılalı dayesi, sevdiğim gönlüm süruru, ömrümün sermayesi.» «Pek rica ederim unutma güzel başın için.» Nedim bu kadar tatlı konuşan bir adam. Şu kadar yıl sonra bile aklımdan çıkmamış. Kendimi zorlamasam sayfaları Nedim'in şiirleri ile dolduracağım. Nedim'i bugün de seviyorum. Enver de severdi. Bir iki gazel yazdı. Bir gazel de ben yazdım. Şimdi aklımda yalnız bir dizenin sonu var: «iman mı? var, ne soran?». Elbet de, olmayan bir sevgiliye yazılıyordu gazellerimiz.
Divan şiirinin etkisi Enver'de kolay sezilmez. Bunun nedeni genç kuşakların Divan şiirini iyi bilmemeleridir. Halbuki, bu şiirin ses ve söz dünyasını iyi tanıyanlar, Enver'in bu yanını anlamakta güçlük çekmezler. Enver «gönlümüzce», «evvel madde, ahir fikir», «şol aklı bilmezlenenler», «hayal etmesi zor», «ben berceste mısraı buldum» derken sadece Divan şiirinin usta söyleme geleneğini yansıtmaz, onun sözcükleri ile de konuşur. Divan şiiri Enver'e sözcükteki şiir yükünü bulmada çok yardım etti. Bir bilmece oyunu kurmuştuk. Divanları tarar, karşıdakinin görmediği, bilmediği bir çiftdize (beyt) ayırırdık. Ondan en güzel sözcüğü çıkarır, birbirimizden bu sözcüğü bulup yerine oturtmasını isterdik. Aruzun yardımı ile oraya yakışan bir sözcük bulmak kolay olurdu. Ama tek bir söz vardi ki, o gelip, yüzük taşı gibi yerine oturmadıkça, «şah beyit» şahlığını bulamazdı. Burdan yola çıkıp, şiir yükü yoğun sözcükler aradık. Köy adlarında aradık, haritalarda aradık. En çok pınar adlarında bulduk. Alim pınarı, Gülüm pınarı, Kekik pınarı, Yavşanlı pınar, Kanlı pınar... Bunları yan yana koy-mak bile coğrafyamızdaki güzelliği görmeye yetiyordu. Enver'in şiirine, «Aydın tütün tarlaları, Manisa bağları, Karadeniz'in Rumelikarı tütünü» bu aramadan geçerek girmiştir.
Fikir gelişmemiz bizi Divan şiirine karşı çıkardı. Ama bu şiirin çiftdizelerini hep sevdik. Onlarda insan duygularının bulunmadığı savı doğru değildir. Pek ince ve pek güzel anlatılmış insan duyguları bu şiirde vardır. Ama her şairde beş on çiftdize. Sayıları çok değildir. Bundan başka, büyük Divan şairleri usta söylemenin, sözü şiire çevirmenin gizine ermişlerdir. Genç kuşak sanatçıları bu şiiri sadece okumalı ve anlamalı değil nicelerini ezber de etmelidir. Ben uzaktan elime geçen bir şiiri okuyunca, şairinin Divan edebiyatını bilip bilmediğini kestirebiliyorum. Bilenler daha yumuşak daha kıvrak söylüyorlar sözü.
*
1945 yılı idi. Baki Hoca Divan şiirini abartmalı biçimde yeren bir kitap yayımladı: Divan Edebiyatı Beyanındadır. Bu edebiyatı çok iyi bilen birisinden gelen kitap, bizi etkiledi. Divan şiirinden artık söz etmez olduk. Zaten o yıllarda Dil Tarih'in koridorlarında başka bir güçlü şiir dalgası esmeye başlamıştı. Bursa Hapishanesi'nden geliyordu. Nâzım Hikmet ilk şiirlerindeki soyut, ideolojik havayı bırakmış, Memleketimden İnsan Manzaraların'na eğilmişti. Her gelen şiirini ezber ediyor, dikkatle kopye ederek saklıyorduk. Divan şiirinin selvi boylu güzelleri, bizim dilimizde de yerini, «Arap kısrağının üstünde taze, yeşil selvi gibi, ince uzun duran» yiğitlere bıraktılar. Nâzım'ın şiiri Enver'i şaşırttı. Yaptığı işe güvenini sarstı. Uzun zaman şiir yazamadı Enver. «Usta her şeyin en iyisini söylemiş, başka ne yazılır artık?» diyordu. Bu duralama ne kadar sürdü bilmiyorum. Ama, bu eziklikten Enver'i Dede Korkut Kitabı'nın kurtardığını biliyorum. Pertev Hoca askerden dönmüştü. Halk edebiyatı dersleri veriyordu. Tutuk bir konuşması vardı. Başladığı cümleleri bitiremeyecek gibi gelirdi bize. Ama her dersin sonunda ne kadar yeni şeyler öğrendigimize şaşardık. Üstelik de hiçbir cümlesini yarım bırakmadı. Enver'le masal derlemeye giriştik. Sonra Sabit Müdami'den, Dursun Cevlani'den halk hikayeleri yazıyor, Fakülte'de bir halk edebiyatı arşivi geliştiriyorduk. Bu çaba bize masalın, tekerlemenin, halk hikayesi anlatımının dilini ve deyimlerini tanıttı. Dede Korkut'u Enver o vakit okudu. Sanatçı sezişi ile hemen ondaki yinelemenin, iç uyakların, arı Türkçenin ve bir destan soluğu içinde verilen yalın insan duygularının tadına vardı. Yeniden şiir yazmaya koyuldu.
Enver Gökce Halk şiirinden, Divan şiirine, Nâzım'dan Dede Korkut'a, masaldan tekerlemeye kadar uzanan bu birleşimi 1943'lerde tutturdu. Şiir yükü yoğun sözcükler seçmede, bunlan dizelemede, destelemede Enver bu geleneklerin hepsinden fayda gördü. Ustaca söylemenin yoluna girmişti. Daha 23 yaşlarındaydı. Verimli şiir yazma yılları ancak yedi yıl sürdü. Sanatını daha da geliştirecek, en olgun eserlerini verecek cağa girmisti. Harbiye mahpusuna düştüğü vakit 30 yaşmda idi. Yazık ki böyle başlayan ve uzun süren çileli hayat ve hapislik Enver'in yalnız sağlıklı yaşamasının değil, şiir ve sanatçı hayatının da sonu oldu. Onun 1960'tan sonra yazdığı şiirleri ve söylediklerini okudum. Hiçbiri Enver değil bunların. Çalışamayan, okuyamayan ve en kötüsü artık düşünemeyen bir adamın kesik kesik sözleri bunlar. Enver'i genç yaşında budadılar.
*
Aramızda Enver'in şair olarak tanınması, sevilen ilk şiirini yazması ve dizelerinin dilimize düşmesi 1942'lerde oldu. Muzaffer Şerif Amerika'dan dönmüş, Dil Tarih'te sosyal psikoloji dersleri vermeye baslamıştı. Tanınmış bir Amerikan üniversitesinden pek parlak bir doktora almış, Amerika'-da kalma önerilerini elinin tersiyle iterek memleketine dönmüştü. İzmir taraflarından, genç, efe yapılı bir adamdı. Hoca-öğrenci ilişkilerinde Amerikan eğitiminin en tatlı yönünü almıştı. Bize arkadaş gibi davranıyordu. Enver ile derslerini izliyoruz. Hoca bize duymadığımız deneyler anla-tıyor. Amerika'da bebekleri toplamışlar. Kıskançlıktan, sen-bencilikten, dövüş-çekişten uzak bir çevrede yetiştirmişler. Çocuklar bu kötü duyguları bilmeden yetişebiliyorlarmış. İnsanoğlunu doğuştan kötü sayan görüşler doğru değilmiş. Bu duygular insana yetiştiği çevreden geliyorlarmış. Üstün ırk diye bir şey yokmuş. Biz o vakte kadar sosyoloji adına, yarım yamalak, Durkheim okumuşuz: Klanlar birleşir boy olur, boylar bir araya gelir aşiret olur, aşiretler birleşir millet olur. Millet dediğin bir maşeri varlıktır. Ne demek olduğunu simdi bile anlamadığım kuru bir ezberleme. Ama Muzaffer Hoca bize yeni bir bakış açısı veriyor. Öğrendiklerimizi hemen çevremize aktarıyoruz. Günlük sorunlarımıza yeni deneylerin ışığında bakmaya başlıyoruz. Hoca'nın dersleri dolup taşıyor. Eski felsefe ve mantık doçentleri derslerinde öğrenci bulamaz oluyorlar. Hocamızı muhbirliyorlar. İkinci Dünya Savaşı yıllarında Ankara ve İstanbul'da örfi idare (sıkıyönetim.CD.) vardı. Hocamız örfi idarece tutuklanıyor. Sefer (Aytekin) de, Asım da, Nabi de beraber. Hapse atılıyorlar. Olay en Çok Enver'i vuruyor. Uykularını yitiriyor Enver. Ne vakit Enver'e uğrasam sigara tablasını izmaritlerle dolu buluyorum. Geceden kalma. Enver'i uyku tutmadığı belli. Bir gün Dil Tarih'in kantininde karşılaşıyoruz. Yürüyelim diyor. Bana Hoca ve arkadaşlar için yazdığı bir şiiri okuyor. Bu şiir de, Enver'in kaybolan şiirleri arasındadır. Ama ben aklımda kalan yerlerini YAZKO'ya yolladım. Şiir «Sizden uykusuz geceler boyunca içtiğim sigara paketlerinin acısını alacağım» diye biter. Ben tanığım bu uykusuz geçen gecelere.
İki ay sonra Muzaffer Hoca'yı ve arkadaşlarımızı salıveriyorlar. Suçlu değillermiş. Sonra öğreniyoruz ki, Hoca hapiste iken Amerika'dan bir davet almış. Kendisine profesörlük vererek onurlandırıyorlarmış. Bir gün derste idik. Hocayı çağırdılar. Geri döndü. «Çocuklar kusura bakmayın kıramayacağım birisi çağırmış, dersi kesmek zorunda kalıyorum» dedi. Meğer devrin Cumhurbaşkanı İsmet İnönü çağırıyormuş. Kendisine profesörlük ve kürsü başkanlığı verilmesini önermiş. Türkiye'de kalmasını istemiş. Divan şairinin dediği gibi, «Mesihi, gökten insen sana yer yok, yürü var gel Arap'tan ya Acem'den». Hoca çok kırılmıştı. Kalmadı. Karlı bir Ankara gününde Hava Yollarının otobüsü ile, Muzaffer Beyi Amerika'ya yolcu ettik. Otobüste Enver Eğin türküleri söylüyor, «Gurbete gidişimdir», biz de kavuştakları tekrar ediyorduk: «Oy nana na..» Hoca Amerika'da çalıştığı bilim dalının sayılı isimlerinden biri oldu. Onun deneylerini ve kitaplarını okumadan sosyal psikoloji öğrenilmez. Şimdi emekli. Ama kırgınlığı bir türlü geçmedi. İki mektup yazdım, bir de telefon ettim. Görüşmenin yolu yok. Evinde Türkiye'den söz ettirmiyormuş. Kırgınlığın bu kadarı da olurmuymuş? Yıllar sonra Indiana Üniversitesi'ndeki derslerimin birinde idi. Okul yeni acılmıştı. İlk derse giriyordum. Ön sirada kisa boylu, bembeyaz tenli, kara kaşlı, kara gözlü bir kız oturur. Rengi bu kadar açık olmasa, bu kız Anadolu'dan diyeceğim. Kaşının, gözünün karasında bizden bir sıcaklık var. Adını soruyorum. Ann Şe-rif demez mi? Babanızın adı da Muzaffer Şerif değil mi, diyorum. Kız şaşırıp kalıyor. Kızcağız nerden bilecekti bir karlı günde, babasını Eğin türküleriyle uğurladığımızı. Ann'ı Türk kültürü ile ilgilendiremedim. Japonca öğrendi. Nerde şimdi kim bilir?
*
Enver'le yollarımız 1949 yılında ayrıldı. O İstanbul'a gitti. Ben Tokat Lisesi'ne ögretmen atandım. Birlikte geçirdiğimiz bu dokuz yılın bir tek günü Enver'siz değil. Halkevleri'nde beraber çalışıyoruz. Ülkü dergisinde beraberiz. Ant'ı ve Yağmur ve Toprak'ı çıkaranların içindeyiz. Hiç unutmam, bir gün Ant'ın kurşunlarını taşıtacağız. Yazılar dizilmiş, bir hamal arıyoruz. Ulus Matbaası'na gidecek. Kime sorsak matbaanm yerini bilmiyor. Adını duymamış. En sonunda biri, ben biliyorum diyor. «Matmane değil mi, Urus matmanesi?» Enver'le ödümüz kopuyor. İster misin adam yazıları yüklensin, Urus Sefaretinin kapısını çalsın. Bunu size yolladılar desin. Ondan sonra sen ayıkla pirincin taşını! Uzun zaman şaka konusu oldu bu Enver'le aramızda. Haa, matmane, Urus matmanesi der gülüşürdük.
Başka bir gün Kayaş'ta Enver'le ekin biçiyoruz. Türkiye Gençler Derneği'nin üyeleri ile beraber. Kızlı, erkekli 70 kişi, fukara köylülerin ekinini biçip kaldırmaya kararlıyız. İçimizde ekin biçmeyi, orak tutmayı bilen bir Enver'le ben varız. Ama gün devrilirken gene de koca tarlayı biçip deviri-yoruz. «Gelecek hafta da bizim tarlaya buyurun.» diyenlerin sözlerini hiç unutmam: «Siz “Enistü” talebesi misiniz?»
Bir gün Dil Tarih'in konferans salonundayız. Pertev Hoca'nın üniversite konferans serisinde bir konuşması var. Ama bilim düşmanları toplanmışlar, gelip konuşmayı basacaklar, hocayı dövecekler diye duyuyoruz. Haberi arkadaşlara ulaştırıyoruz. Salonun ön sıraları bizlerle dolu. Kalabalık geliyor. Ama konuşmayı tatil eden rektör Şevket Aziz (Kansu.CD.) Bey'in odasına yöneliyor. Olmadık kötülemelerle rektörü işinden çekilmeye zorluyorlar. O da bir kağıt imza ederek çekildiğini bildiriyor. Böylece yakasını kurtarıyor. Ertesi gün olaym en akıllı yorumunu Hukuk Fakültesi hocalarından Vasfi Raşit Seviğ yapıyor: «Şevket Aziz Bey büyük bir fırsat kaçırdı. Bağımsız üniversiteyi korurken ölecekti. Böyle ölüm fırsatı insanın eline bir daha geçmez!» Suçlular cezalanacakken, Milli Eğitim Bakanı (Reşat Şemsettin.CD) Sirer, hücuma uğrayanları suçluyor. Fakültemizden üç Hoca bakanlık emrine alınıyorlar. Ama bağımsız üniversite organları direniyor. Hele İstanbul üniversitesi üyeleri baş eğmiyorlar. Hocalarımız yeniden kürsülerine dönüyor. Dil Tarih'in kantininde düzenlediğimiz bir törenle bu dönüşü kutluyoruz. Gecenin ilerlemiş bir saatinde, masaların birinden bir ses yükseliyor. Enver'le ben, Plevne türküsünü günün koşullarına uygulamışız: «Tuna nehri akmam diyor, etrafımı yıkmam diyor, şanı büyük Pertev Hoca, Dil Tarih'ten çıkmam diyor.» Bu türkünün kalabahkların diline düşmesi o yıllarda başlar. 27 Mayıs'ta Kızılay'da yeniden duyulacaktır.
Yil 1947 sanırım. Enver Gençler Derneği davasından tutuklu. Mahkemedeyiz. Akıllı, olgun ve taraf tutmayan bir yargıç var. Celil Cevherlioğlu. Tanıkların hepsi ellerinde birer kağıtla geliyor. Papağan gibi kendilerine yazdırılanları okumak istiyorlar. Yargıç doldurmanın farkında. Eline kağıdı alanı tersliyor. «Koy bakalım cebine o kağıdı. Tanık yazdırılanları değil, bildiklerini söyler,» diyor. Kağıt gidince, söyleyecek bir şey de kalmıyor tabii. Fakülteden tanıdığımız bir arkadaş Enver'i suçluyor. «Ben Türkçüyüm, ben milliyetçiyim,» filan gibi şeyler de söylüyor. Yargıç Enver'e soru-yor; «Ne dersin, Enver?» Enver karşılık veriyor: «Sayın yargıcım bu tanığa, bu Türkçü ve Milliyetçi tanığa lütfen sorun. Türk grameri dersinden dört defa sınıfta kaldığı için fakülteden kovulmuş mudur, kovulmamış mıdır?» Salon gülüşmelerle doluyor.
Başka bir gün Fakülte'nin önünde yürüyoruz. Ben uzun, Enver kısa ve tıknaz. Yapısı Enver'i andıran bir Türk Dili hocamız var. Yanımıza geliyor ve nükte yapıyor: «Çocuklar yan yana gelmişsiniz de 10 numara olmuşsunuz.» Hocayı pek sevmeyiz. Enver karşılığı yapıştırıyor: «Siz de yanımıza geldiniz, şimdi yüz numara olduk hocam.»
Enver az konuşurdu. Ağır adamdı. Ama eskilerin «nüktedan» dedikleri insanlardandı. Sırası gelince taşı gediğine kordu. Bu ağırlık yüzünden hiçbirimiz Enver'in iç dünyasına giremedik. Bizimle hep şiirleri ve yaptıkları ile konuştu. Bu yüzden, uykusuz geceler boyunca, nelerin çilesini çektiğini ben de bilmem. Haftalar geçer ablası, annesi ve yeğeni ile bir söz konuşmazdı. Eve konuk gibi girer çıkardı. İçinde devrilen dünyalardan, yeniden kurulan dünyalardan kimsenin haberi olmazdı. Çevremizde genç ve güzel kızlar vardı. Enver'i beğenirlerdi de. Enver'in ciddi bir sevgilisi olmadı. Başından sevda geçmediğini biliyorum. Elinin bir kadın eline değmediğinden de kuşkum yok. Enver kendisini daha büyük davalara adadı. Bir ara Mukaddes adlı bir arkadaşımıza tutkun göründü. Ama dilindeydi. Her sabah karşılaşınca şaka yapardık: «Bugün sevgilimi gördüm. Beni seviyor.» «Nerden anladın Enver?» derdim. «Bana günaydın dedi.» Bir başka gün: «Bana gelecek, ama istemedim.» «Neden Enver?» «Arızası varmış» Gülüşürdük. Kızın bu sevgiden elbet haberi olmadı. Bir komşusu vardı Enver'in. Pek tanınmış bir adli tıp profesörü. Adamcağız bir kalp hastalığı geçirince, eskiden solcu olduğunu hatırladı. Enver'i sık sık evine çağırır, onunla konuşur oldu. Ufak tefek bir kızı vardı Hocanın. Evli miydi de eşi ile geçinemiyordu, yoksa ayrıldı mı, babasının evinde oturuyordu, şimdi aklımda kalmamış, bu profesör, kızı ile Enver'in arasında bir şeyler olsun istemiş. Kız, sık sık Enver'e uğrardı. Bir iki defa da Gençlik Parkı'na kadar yürüdüklerini sanıyorum. Ama bu iş de orada bitti. Enver'in başında, hapis, işkence ve sürgün yelleri esiyordu. Enver'in ruh çöküntüsüne düşmesinde bu suskunluğun bu içine kapanmışlığın yeri olduğunu çok sonraları anladım. Dışa dönük, duygularını paylaşan bir insan olsaydı, çektiklerinin içinden, belki, tümden yıkılmadan çıkardı.
*
Enver'le 1953 yılında bir daha karşılaştım. Sansaryan Hanı'nın 3 numaralı odasında Enver, duvar yazıları olarak karşıma geldi. El yazısından hemen tanıdım. Eline nerden kalem geçirmiş de yazmış bilemem. Belki de ifadeni yaz diye vermişlerdir. O da firsatı kaçırmamış yazmış duvara: «Bu dünyayı seninle sevmişim ben, benim sensiz bu dünya nemdir ey dost!» Sonra İnce Memet türküsünden bir dörtlük: «Yüce dağ başında bir koca kartal, / açmış kanadını dünyayı örter, / bazı yiğit vardır ölümden korkar, / ben korkmam ölümden er geç yolumdur.» Enver orada olmalıydı. Kapıya failâtün'le vurdum. Biraz sonra 12 numaradan da kapıya aynı ölçü ile vurdular. Enver'in 12 numaralı hücrede kaldığını böylece öğrendim. Bir de Divan edebiyatının işlevi bitmiş derler. Ondan sonra Enver 5 yıl da hapis yattı. Romatizmaları eskiden de vardı. Ama hapiste iyice arttı. Enver hapisten posası kalmış bir insan olarak çıktı. Artık yaşamayacaktı. Onun en çileli yılları bundan sonra başladı. Ben de bu yıllarda Türkiye'den ayrıldım. Enver'den kötü haberler geliyordu. Yürüyemiyormuş, pantalonunu çe-kemiyormuş. Kışın Çit köyüne dönüp, eski evlerinde vakit geçiriyor, yazın İstanbul'da, ya Sirkeci otellerinde, ya da İhsan'ın yanında kalıyormuş. Dostlarının çoğu aramaz olmuşlar. Yazamıyor, okuyamıyor, iş göremiyormuş. 1967'de Türkiye'ye dönüşümde ilk işim Enver'i aramak oluyor. Yusuf Atılgan'ın evinde kalıyormuş, evi de Yaşar Kemal biliyormuş. Yaşar'a uğruyorum. Enver'in odasına varıyoruz. Enver bir yer yatağına bağdaş kurup oturmuş. Yatağın yanında, yerde bir sigara tablası var. İzmarit dolu. Geceyi gene uykusuz geçirmiş olmalı. Kucaklaşıp ağlaşıyoruz. Enver sandığımdan da kötü. Elleri titriyor. Ayağa kalkamıyor, kalksa ayakta duramıyor. Enver bitmiş. Karşılıklı oturup bakışıyoruz. Olanlardan ben suçluymuşum gibi geliyor. Birkaç cümle ya buluyor konuşacak, ya bulamıyoruz. Her şey ne kadar değişmiş. «Enver pul dâri, ya ne kardeşim?» diye bile soramıyorum. Paran var mı anlamına gelen bu Farsça sözü Enver'le, her bir araya gelişimizde, birbirimize sorardık. Elimizin pek para gördüğü olmazdı ama, kimde bir kahveye oturacak, yahut bir keşküllü dondurma yiyecek kadar para varsa, gerisini düşünmez, soluğu Samanpazarı'ndaki tatlıcıda, ya da bir kahvede alırdık. Enver'e para bırakmak için türlü ceşit yollar arıyorum. Ertesi gün Sirkeci'de buluşmak üzere ayrılıyoruz. Sirkeci'de bir lokantaya giriyoruz. Enver yürüyemediği için başka bir yere gidemiyoruz. Enver eski dostlardan dert yanıyor: «Bunlar halkçı değil balıkçı, kardeşim,» diyor. «Sen burda olsan ben bu hallere düşmezdim.» Belli tutunacak bir dal arıyor. Bu balıkçı sözü Talibi Coşkun'dan bize geçmedir. 1942-43 yılları olacak. Talibi'yi Halk Partisi'nin ileri gelen şairleri Ankara'ya çağırıyor. Talibi zehir dilli bir aşık. Sazı yok ama sözünü hiç esirgemez. Onlara yergiler ve taşlamalar okuyor. Hoşlanmıyorlar bu şiirlerden. Talibi ile de pek ilgileri kalmıyor. Talibi Altındağ'da bir oda tutarak, bir zaman Ankara'da süründü. Pazar yerlerinde tek yapraklık destanlarını satarak geçinmeye uğraştı. Bir gün Ülkü dergisine geldi. Enver'le oradayız. Uzun boylu dert yandı. Sonra dedi ki: «Beyim bunların hiçbiri halkçı değil, hepsi balıkçı. Suyun başına oturmuşlar, balığın büyüğünü yakalamaktan başka bir şey düşündükleri yok!» Enver'in evinde peynir ekmek yiyerek, onun fasulyesini ve turşusunu paylaşarak sanat hayatına adımlarını atan nice dost şimdi köşe başlarındalar. İyi de para kazanıyorlar. Ama Enver'e Yusuf Atılgan bir oda göstermese, Enver hasta başı ile yatacak yer bulamayacakmış. Enver'in bu kötü yılları ölümüne dek sürdü. Son birkaç aydır, iyilik haberlerini alıyordum. Ama iyi günlerini ben göremedim. 1970'lerin sonuna doğru sanat çevrelerimiz Enver'i yeniden buldular. Eski dostları, geç de olsa, onu hatırlar oldular. Şiir kitapları, çevirileri basıldı. Enver'in eline para da geçer oldu. Ama o asıl, yeniden tanınmasına seviniyor, yeni kuşakların ilgisinden onur duyuyordu. Yeniden dirilmenin Enver'e faydası olmadı değil. Hele Huzur Evi'ne girdikten sonra yavaş, yavaş kendini top-lamaya başlamıştı. Sonunu getiremedi.
1978 yılında Boğaziçi Üniversitesi'nde idim. Öğrencilerimden biri, Barika olacak, Enver Gökçe adlı bir şairi tanıyıp tanımadığımı sordu. Ne yaman tuzağa düşmüşüm meğer? Hey koca Enver hey! Demek seni tanır mıymışım?
Türkiye'de olsam Enver'in tabutunu Doğu ekspresine koydurur, Kemaliye'nin Çit Köyü'ne yollatırdım. Bir yerlere de onun şiirini yazardım: «Beni şehir şehir beni,/ Beni köy kent beni/ Beni usul, beni yolca götür/ Kardeşlik treni!» Enver'i kötü günlerinde, adı haritalarda bile bulunmayan bu köy arkala-mış, yaralarını bu köy sarmıştır. Enver'in mezarı en çok oraya yakışacaktır.
Enver hayatı boyunca kendisi için hiçbir şey istemedi. Hep başkalarının ağrısını, sızısını taşıdı. Enver, kardeşim, dilerim «incinmesin kolların, ayakların, ellerin.»



(*) “Enver Gökçe İle Bir Nice Yıl” ilk kez, YAZKO Edebiyat dergisinin Nisan 1982 tarihli 19. sayısında yayımlanmıştır.