"Meyve sevilmez mi ağabey ?" : Hâlâ Sıcak Bir Anı


Oldukça sıcak geçmekte olan 1977'nin yaz günlerinden birinde, bir akşamüstü, ellerimizde kendimize göre meyve, baklava filân, Özgen (Seçkin), İbram (Erdem), ben, Enver Gökçe'nin Ankara'da adresini şimdi anımsayamadığım yeğeninin evinin kapısını çalmıştık.

Açan olmadı. Ayıp olmasın diye aralıkları uzun tutarak bir kaç kez daha zile bastık. Ama evde kimse yoktu o gün. Randevuyu alan İbram'a biraz bozuluyorduk fakat apartman koridorunun serinliğinde, elimiz boş gitmeyelim diye alıp getirdiğimiz baklavalara artık kimsenin ortak olmayacağı düşüncesi, İbram'ın disiplin anlayışını tartışmayı bir başka zamana ertelettiriyordu. Evde Enver Gökçe ve yeğeninden başka kimi bulacağımızı bilemediğimizden, yalnızca onlara müteşekkir kalarak, sahanlık merdivenlerine oturup bir kutu fıstıklı baklavayı afiyetle yedik.

Enver Gökçe'nin o yıllarda elden ele dolaşan, Dost Dost İlle Kavga adlı şiir kitabı, bizi oldukça etkilemişti. Şiirleri mitinglerde, üniversite forumlarında, dernek gecelerinde okunuyor, pankartlarda, afişlerde bu şiirlerden alınma dizeler sıkça kullanılıyordu.

İbram, şairin o günlerde Ankara'ya, sağlık nedenleriyle geldiğini, yeğeninin evinde kalmakta olduğunu duymuştu. Bu haber derneğe bir bomba gibi düştü. Bizleri her okuyuşumuzda coşturan, yer yer duygulandıran, aşık olup da bir türlü açılamadığımız kız arkadaşlarımız için defter köşelerine kopyaladığımız dizelerin efsanevi şairini tanıma fırsatı ayağımıza gelmişti. Ayrıca, partisiyle uzunca bir süredir ilişiği kesilmiş, adeta izole olmuş bir kavga adamının anlatacakları da son derece kıymetliydi bizim için.

İkinci girişimimizi İbram sağlama almıştı. Fakat bu kez baklava götürmeye Özgen'in de gücü yetmemişti; meyveyi biraz bol tutmuştu buna karşın. Kapıyı yeğeni açtı. Kısa saçlı, hafif toplu bir bayandı. İçeriye buyur edildik. Kapıdan salona doğru geçerken heyecanımız son haddini bulmuştu. Birazdan gökler gürleyecek, ırmaklar seller çağlayacaktı. Şiirleri her ne kadar, mitinglerde, toplantılarda bu konuda yetenekli konservatuvar öğrencisi arkadaşlarca okunuyor olsa da, birazdan kendi şairinden, "gümbür gümbür" dinleyecektik.

Heyhat ! İlk izlenim oldukça hayal kırıcıydı. Kendi adıma, son derece şaşırmış, orada salonun ortasında, ayakta bizi beklemekte olan kişiyi görmezden gelerek salonun köşe bucağında gözlerimle "hakiki" Enver Gökçe'yi araştırmaya başlamıştım. Özgen ve İbram'ın büyük bir saygıyla elini sıktıkları, küçücük kalmış bu adam olamazdı o. Sanki kocaman bir salona girmiştik, adam da en uzak köşede olduğundan bu kadar küçük görünüyordu. Omuzları çökmüş, hafif kamburu çıkmış, koyu renk camlı gözlüklerinin traşı uzamış yüzündeki yorgun ifadeyi tamamladığı adam, sanki ayakta durabilmekte zorlanıyordu. Sanki mırıldanır gibi, "Hoşgeldiniz", demişti. Belki gerçekten öyle olduğundan, belki de ilk izlenimin şokundan öyle anımsıyorum. Gümbür gümbür şiir dinleme hayalim uçup gitmişti bir anda. Ne yapacağımı, nasıl davranacağımı şaşırmıştım.

Lafa nasıl başlandı? İlk nelerden söz edildi? O şaşkınlık içerisinde hiç dikkat etmemiştim. Çay ikram edildiğini, meyvelerin yıkanıp önümüze konulduğunu anımsıyorum. Galiba Özgen demişti, "Size meyve getirdik, kusura bakmayın. Meyve sever misiniz hocam?". Ve ardından beni silkeleyip o güne sokan, bugün bile hâlâ kulağımda olan cümlesi dökülüverdi ağzından Enver Gökçe'nin : "Meyve sevilmez mi ağabey?"

Bu son derece içten, tam halk ağzıyla, ne rahatsız eden ne de aşağıdan alan bir üslupla söylenmiş sözler, sevgi ve hayat doluydu. İşte o zaman bir kez daha, "görüntü"nün ne denli yanıltıcı olduğu, benimse buna aldanmaya daha hâlâ ne kadar teşne olduğumu düşünüp kendi kendime kızmıştım.

Konuşmalar edebiyata, şiire ve nihayet tarihe, Türkiye'ye doğru yöneldi. Karşımızdaki o bitik, yıkıntı gibi görünen insan sanki birden doğrulmaya, sesi evin içini doldurmaya başladı. Zamanımızdan kopup yirmi yıl, otuz yıl öncesine gitmiştik. Gözlerimizin önünde olanca cesareti, özverileri, yenilgileri, yılgınlıkları, ikiyüzlülükleri, provokasyonları, çekilen tüm acıları ve işkenceleriyle Türkiye solu tarihinin bizler için kitap sayfalarından ibaret olan bir bölümü canlanıyordu adeta.

Kendisiyle konuştuğumuzda, henüz 57 yaşındaydı Enver Gökçe. Fakat henüz biz yaşlardayken yaşamına bir kâbus gibi çöken 1951 Tevkifatı, vücuduna armağan ettiği kalıcı işkence izleriyle, bilincinin bir köşesine kazınmış ihanetler, provokasyonlarla, yüreğinin derinliklerine bir evlat acısı gibi çöken kaybedilmiş onlarca sayfalık kitapların, binbir göznuru döküp Türkçe'ye kazandırdığı çevirilerin zehir gibi anısıyla hâlâ bir gölge gibi tepesindeydi şairin.

Kendisinden bu anıları, bu konuşmalarını banda almak için izin istedik. Önce pek yanaşmadı. Kimbilir neler vardı kafasında. Fakat şairde, bize karşı da bir güven oluşmaya başladığını hissediyorduk. İsrar ettik. Sonunda razı oldu. Ama dilediği anda teybi kapattıracak, istemediği şeylerin teypten silinmesini kabul edecektik. Canımıza minnet, heyecanla, "Tamam" dedik. Dayısını yorduğumuzu düşünüp bize ikide birde, "Daha çay içer misiniz?" diye sormaya başlayan yeğeninin kızgın bakışları altında, kayıt gününü belirleyerek vedalaştık.

Band kaydını İbram'la birlikte gerçekleştirdik. İki günde tamamladık yanlış anımsamıyorsam. Enver Gökçe'nin sağlık problemleri yaşadığı her halinden belliydi. Bu nedenle yormak istememiştik. Ama gençlik işte, bir yandan da herşeyi bir an önce yapıp bitirelim, Enver Gökçe'nin kendi ağzından yaşamını, mücadelesini tüm dünyaya ilan edelim diye sabırsızlanıyorduk.

Soruları İbram hazırladı ve sordu. Bant kaydında yer yer onun sesi de duyuluyor zaten. Ben, derneğin "teknik donanımı" eksik olduğundan, daha doğrusu hiç olmadığından, ODTÜ Öğrenci Temsilcileri Konseyi'nin en kıymetli malvarlıklarından birisi olan kocaman eski bir teybi, oradaki arkadaşların -kıskançlıktan olacak- itirazlarına aldırmadan kapıp getirmiştim. Kaydı bu antika teypte yaptık. Fakat teyp o kadar -o zaman bile- antikaydı ki, onda kaydettiğimiz bandları daha sonra başka bir teypte dinleyemedik uzunca bir süre. O teybi de bir daha alıp götürmeyeyim diye kilit altına almışlardı okulda. O günlerde sıkça yapılan forumlarda, toplantılarda kullanılıyordu. Zaten bir gün, jandarma baskınında alıp götürdüler "suç unsuru" teybi.

Sonunda İbram, zannederim 1980 ya da 81 yılında, şair ölmeden kısa bir süre önce, uygun bir teyp bulup bandı "deşifre" edebildi. Yine o dönemde kurduğumuz -galiba 1978'deydi- Ankara Yayın Üretim Kooperatifi (AYKO)'nin 4., Sanat ve Kültür Dizisi'nin ise 2. kitabı olarak, Enver Gökçe'nin kendi izniyle tüm şiirleri ile birlikte bu kaydın tamamına yakınını yayımladık. İbram, kitaba koyalım diye, şairi tanıyanlardan birer yazı, birer anı, bir fotoğraf toplamak için çok uğraşmıştı o zaman. Bu yüzden de basımı gecikmişti kitabın. İbram'ın bu amaçla mektup yazdığı onsekiz kişiden yalnızca ikisi, İlhan Başgöz ve Hilmi Artan cevap verdiler bu çabaya. Kitap ancak şairin, 19 Kasım 1981'deki ölümünden sonra, Aralık 1981'de basılabildi. Kitap üzerinde kendisi bizzat düzeltmeler yapıp son şeklinin ortaya çıkmasında çaba göstermesine rağmen, basılmış halini görmeye sağlığı elvermedi.

Konuşma kaydının tamamlanması sırası ve sonrasında, Enver Gökçe'nin sağlık sorunlarıyla ilgili tüm arkadaşları alarma geçirmiştik. Ecevit, hükümeti kurmuştu. Ülkede görece bir iyimserlik havası hakimdi. Çeşitli devlet dairelerinde çalışan arkadaşları seferber etmiştik. Enver Gökçe, her ne kadar kendi evinde gibi rahat hissettiriliyorsa da, yeğenine yük olmayı hiç istemiyordu. Köyünde son derece ağır şartlar altında yaşamakta olduğunu duymuştuk. Yıllardır hiç kimseden hiç birşey istemeden, yüzüne kapanan dost bildiği kapıların sarsıntısını yüreğine gömerek kendi köyündeki yıkık, neredeyse enkaz halindeki evine çekilmiş, direniyordu. Ama burada bir kış daha geçirebilmesinin mümkün olamayacağını hepimiz gözlerimizle görüyorduk. Sonunda Ankara'da, Emekli Sandığı'na ait bir huzurevinde bir "odacık" ayarlanabildi. Şair, son yıllarını, günlerini burada doldurdu. Bizim, o günkü imkanlarımız bu kadarına elvermişti. Zaten gelmekte olduğunu herkese duyuran 12 Eylül darbesinin ayak sesleri, diğer pek çok şeyin önüne geçiyordu.

Huzurevine taşınmadan önce bir kez, benim de orada olmama denk gelen bir zamanda İstanbul'a gittiğini, orada kendisini bir yazar arkadaşla birlikte (sanıyorum, Tahir Abacı'ydı) aradığımızı, bulamadığımızı anımsıyorum. Galiba Sultanahmet, Cağaloğlu arası bir yerde, büyük mal depolarının olduğu, sokaklarında sırtlarında dünyanın yükü hammalların "altında kalmamak" için sakınılarak yüründüğü bir yerdeydi aradığımız otel. Orada yoktu. Kocaman bir incirin gölgesine masalarını ve sandalyelerini atmış, yüksek bir taş duvarın dibindeki derme çatma kulübeden ibaret ahşap zeminli çayevine de bakmıştık, şairin devam ettiği. İriyarı, pos bıyıklı babacan çaycı, "Enver Baba", demişti onu tanımanın gururuyla, "hep gelir. Ama bugün görünmedi her nedense !".

Enver Gökçe'yi Ankara'da daha sonraları sıkça ziyaret ettik. Kendimize göre ona biraz olsun yalnızlığını unutturmaya çalışıyorduk. Fakat onun kalbi hâlâ 40'larda, 50'lerde, partisinde atıyordu. Anlamaya çalışıyorduk fakat anlayamıyorduk!

Bu anılarda ve bugüne kadar getirmeyi becerebildiğimiz ses kaydında olmayan, eksik kalan şeylerin de yazılması, ortaya çıkartılması en büyük dileğim. O yıllarda, o zor koşullarda basımı gerçekleşen kitabımızın girişine yazıldığı gibi Enver Gökçe, "Bu toplumun insanlarına bir yüreğin nasıl sevgiyle çarptığını göstererek, bu işin ölümsüzlüğünü belgeleyerek" yaşadı. Şimdi sıra bizde, bizim çocuklarımızda.


Celil Denktaş / Hamburg, 17 Mart 2005