Gözden Gezden Arpacıktan


“... İlkokulu beraber okumadık. Orta ve lisede de beraber değildik. Ama bir mahallenin çocuklarıydık. Onu ortaokula başladığı zamandan hatırlıyorum. Ondan önce tanır mıydım, tanımaz mıydım, çıkaramıyorum. Onun “Özel Bizim Okul”da ilki bitirdiğini biliyorum. Özel ilkokul, zengin çocuklarının gittiği yerdi. Enver, zengin çocuğu değildi, yetimdi... Yetim olduğu için “Özel Bizim Okul”a almışlardı.
Ortayı ve liseyi Gazi'de okudu... O zamanki Ankara'nın ikinci lisesiydi. Atatürk sonrası Cumhuriyet aristokrasisi çocuklarının gittiği yer denebilir. Enver'in alınyazısı bunların arasında orta öğrenimini yapmaktan açılmıştı.
...Mahalledeki arkadaşlığımızın süresi uzundur. Mahallemizde iki Enver vardı. Birine gözü sakat olduğu için Kör Enver (Gökçe), ötekine saçları dökük olduğu için Kel Enver derdik. Enver, onurlu, yaşıtlarımızın arasında güçlü, eli ayağı tutar olduğundan, yüzüne karşı Kör Enver denmesine kızardı. Diyenleri hırpaladığı için de, kimse yüzüne karşı Kör Enver diyemezdi...
...Enver'in lisede edebiyat öğretmeni kimdi, şimdi bilemeyeceğim. Yalnız, tarih öğretmeni Enver Behnan Şapolyo idi. Enver Behnan bazı dergilere tarihi öyküler yazardı. Resimli Ay'da ve benzeri dergilerde yazdığı tarih öykülerini okumuştum. Enver, çocukluğunda adaşı öğretmen Enver Behnan'ın çok etkisinde kalmıştır. Daha ortadayken, onun tarihi öykülerine benzeyen karalamalar kaleme alırdı. Baş başa verdiğimizde, bunları çocuksu bir heyecanla bana okurdu...
...Sınıfını iyi dereceyle mi geçmişti ne, ona Kodak marka kutu bir makine almışlardı. İçine filmi kor, her yerde fotoğraflarımızı çekerdi...
...Şiirin yanı başında, futbol, kitap arkadaşlığımız sürüyordu. İkimiz de kitap delisiydik. Ben aldıklarımı ona veriyordum, o aldıklarını bana veriyor, değiş tokuş ediyorduk. O bir yandan üniversiteye giderken Ülkü dergisinde çalışıyor, ben de Nurettin Artam'ın yerleştirdiği Ulus gazetesinde... Üniversite'de Edebiyat bölümüne girmişti. Eski yazı okumadığı, bilmediği için de harıl harıl eski yazıya çalışıyordu. Elinde divanlar, eski yazı şiir kitapları görürdüm. Şiire kendine özgü bir sesle girmesinin nedeni, eski şiirleri çok okumasından gelen birikimi olmalıdır...
...Dil Tarih'in öğrenci derneği elimizdeydi. İkinci Dünya Savaşı modasına uyarak faşizmden yana olanlara karşı, derneği bırakmıyor, bütün seçimleri kazanıyorduk. Öğretmenlerimizi “Bakanlık emrine” aldıklarında, bütün öğrenciler birlikte direnmesini biliyorduk. 108 imzalı bir dilekçe hazırlamıştık... Bir de türkümüz vardı: “Yüzsekizlerdeniz, meydanlarda merdiz...”...Enver, çok güzel türkü söylerdi. Yanık bir sesi vardı. Şarap içerken, ona türkü çağırtırdık. Elinin avuç ayasını sakat gözüne kapar, bir türkü tutturur, sonra yavaş yavaş açılırdı. Ondan sonra, biz “Çağırma...” desek de, hızını alana dek söylerdi. En içli söyledikleri Eğin türküleriydi. “Tez gel ağam, tez gel, eğlenmeyesin... Elde güzel çoktur, bağlanmayasın.” Bir uzun havadan sonra, bir oynak türküye geçerdi. “Askere gidişimdir, hoy nanam... Gonca gül derişimdir, hoy nanam...”
...Irkçılar ve turancılar fakülteyi basmışlar, rektörü hırpalamışlar, elinden istifasını almışlardı. Böyle bir cesaret örneği göstermelerinde, zamanın siyasi şube müdürü Ekrem'in büyük payı vardı. Hem fakülteyi basmışlar, hem rektörü hırpalamışlar, hem de karşı koyan arkadaşlarımızı polisin desteği altında dövmüşlerdi. Dövenler, dövülenler arasında o da var mıydı, nereden bileceğim şimdi... Kafası kızdı mı, beş altı kişiye karşı koyacak yaradılışta ve güçteydi. Kolay kolay dövülmezdi...
Bu olaylardan sonra fakültede bizi barındırmadılar. Öğrenci Derneğinin karşısına, başka bir dernek çıkardılar. Enver ve birkaç arkadaşı, antifaşist Türkiye Gençler Derneği'ni kurdular. Hareket fakülte dışına taştı. Denizciler Caddesinde bir bodrum katı tutuldu ve merkez oldu. Sadece öğrenciler değil, her türlü genç, okuyan, okumayan herkes bu derneğe üye olabilirdi. Gittikçe gelişme başladı. Geceleri polis basmasın diye, Enver'le Şevki'nin (Akşit) çok nöbet tuttuğunu bilirim. Derneği de rahat komadılar. Ünlü Ankara mitinginde (27 Aralık 1947) birçok yerle birlikte, Derneği de bastılar, kitapları yırttılar, eşyalarını yaktılar, talan ettiler. Dernek yöneticilerinden bazılarını tutukladılar. Ben yöneticiler arasında olmadığım halde “faal aza” sayılarak tutuklandım. Tutuklananlar, ikisi kız, üçü erkek olmak üzere beş kişiydi. Enver, Şevki, ben, Melahat, Nuran... Cebeci'de Ankara Cezaevi'nde 95 gün tutuklu kaldık...
...Hapisanede, bizden önce tutuklanmış, eski solcular bulunuyordu. Enver onlarla konuşur, ahbaplık ederdi. Kendini, işçi sınıfı ideolojisinin çetin savaşmasına adamıştı...
...Bu tutuklamadan sonra ben askere gittim. Uzun askerlik yıllarını, çeşitli kışlalarda geçirdim. Bir gün bir gazeteyi açtım ki, Enver, yeniden tutuklanmış... Bu kez, gizli bir partinin, gizlenmiş üyesi olarak yargılanıyordu (1951 TKP Tevkifatı)...
...On yıla hüküm giydi, sürgünü de caba...
On yılın yedi yılını yattı, çıktı. Artık onu, arada sırada görebiliyordum. Ekmek, aş derdine düşmüştü. Anacığı ölmüş, ablacığının ve enişteciğinin yanına sığınmıştı... Her olayda polis rahatını kaçırıyordu.. Alıyorlar, götürüyorlar, bırakıyorlar, yeniden alıyorlardı. Dayanılır gibi değildi çilesi... Bir süre, kurtulmak için Eğin'e, doğduğu yere gitti. Orada da rahat komadıklarını sanıyorum. İstanbul'a gelip yerleşmek istedi, bırakmadılar. Fransızcası, ustaca kullandığı Türkçesiyle çeviriler yaparak geçinmek istedi. İş bulamıyordu. Hapislikte aldığı hastalık da aman vermiyordu. Ne geçimini sağlayacak parası, ne de hastalığını iyileştirecek elinden tutanı vardı. Amansız hastalığın altında eziliyordu. Dilimizin en güzel Neruda çevirisi onundur...
...Şiirimize yeni bir anlatım olanağı, yeni bir dil, yeni güç getirmişti...
...Neruda'nın Nobel kazanmasından sonra (1971), yıllarca önce yaptığı çevirileri yeniden yayınladılar. Edebiyat ve sanat çevrelerinin, “Kim bu çevirmen?” diye sormaya başladıkları günlerde, acılı kuşağın içinde ezik düşmüş dostum için oturup şunları yazdım: Ama Enver'in çok sonra değeri bilindi. Şuraya buraya dağılmış şiirleri toplandı, bir kitap yapıldı. Adı: Dost Dost İlle Kavga. Panzerler Üstümüze Kalkar diye yeni yazdıklarını bir kitap yaptı. Yazarlar Sendikası hastalığını iyileştirmek için Bulgaristan'a yolladı. Şair, ne kadar holansa, yaşadıkça çok şeyler görebiliyor. Yatkınsızlığın böylesine gürültü patırdı etmesinden sonra da hâlâ senden çekinirler mi?... Biz korkardık. Anlıyorum ki, bizi korku altında tutanlar bizden çok korkarlarmış... Bugün de nasıl belli oluyor yoksulluğumuza karşı korkuları... Biz onlardan korkuyoruz sanırken, onların bizden korkuları daha çokmuş... Basımevlerinde dizicilerin dostuydun... Onlar seni sever, sen onları severdin... Onlar da yazılarını dizmek, makinelerde basmak, halkımızın gözlerinin önüne koymak isterlerdi... Ne yapsınlar, yazıların ellerine geçmedi ki... Kimse Neruda'nın ününü bilmezken ilk şiirlerini çevirdin... Türkçemizin lezzetli kıvraklığıyla... Adını bile koymaya dayanamadılar... Göbek adın Mustafa öne çıktı (Çağımızın Büyük Şairlerinden Pablo Neruda'nın Şiirlerinden Seçmeler, Türkçesi: Mustafa Gökçe, Düşün Yayınevi, 1961)... Neruda üstüne saldıranlar... Ticaretini eline geçirenler, geciken kitabının, çok önceden çıkarılmış olduğunu bilirler mi? Ticaretle senin hiç ilgin olmadı ki... Senin farkında olmayanlar, çağlarından utanacaklardır. Bu utanç, yaşam içinde olmasa bile, tarihte yansıyacaktır...


Mehmed Kemal, “Acılı Kuşak”, DE Yayınevi, 2. basım 1982(?), sf. 38-48.